Orthodox Hymns in Turkish

Υasam azize (Bίοι Γυναικών Αγίων) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Υasam azize (Bίοι Γυναικών Αγίων) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2009 Pazar

AZİZE ANASTASİA - (ΑΓΙΑ ΑΝΑΣΤΑΣΙΑ)

AZİZE ANASTASİA



Azize Anastasia’nın doğum yeri Romadır. Azize Krallar Dekios, Valerianos ve Gallos’un krallık yaptığı dönemde yaşamıştır. Ailesi zenin insanlardı. Küçük yaştan Mesih İsa’yı o kadar çok sevdiki kendisini ona adamaya karar verdi. O zamanlar manastır bulunmadığından kendini Tanrı’ya adamak isteyen kadınlar hep beraber bir evde kalıyorlar ve insanlara yardım edip Tanrı yolunda yaşıyorlardı. İşte böyle bir eve yerleşen Anastasia Tanrı’nı hoşuna gidecek bir hayat yaşamak istiyordu. O evde bilgili bir başrahibe yaşamaktaydı. Bu rahibenin adı Sofia id ve azizeye dinini sağlamlaştırmasında yardımcı oldu. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bazı putperestler bölge sorumlusuna giderek azizeyi şikeyet ettiler. Aziznin putlara tapacağı yerde Mesih İsa’yı duyurduğunu belirttiler. Efendi hemen askerlerine emir vererek azizeye yargılamak için karşısına getirtti. Askerler azizeyi tutuklamak için eve geldiklerinde başrahibe şunları söyledi:
- Kızım bu kadar zamandır kazanmak için savaş verdiğin Tanrı’nın krallığını kazanma şansı geldi. Tanrı’yı cesaretle kabullenme zamanı geldi. Söyle bana kızım acılara dayanabilecekmisin yoksa Mesih’i redmi edeceksin?
- Sevgili anneciğim hiç bir zaman bana eğittiklerini unutmayacağım. Bir şeyi sevdiğimiz zaman onu kaybetmemek için elimizden ne gelirse yaparız ama birde bu Mesih İsa olursa o zaman nasıl vaz geçebilirim? Günahsız olan efendim Mesih İsa adına her türlü acı çekilmeye değerdir.
Daha sonra askerler sanki azize kaçacakmış gibi onu bağladılar ve efendinin önüne götürdüler. Tatlı bir dille efendi azizeyi kandırmaya çalıştı. Başaramayınca efendi tehtitlere başladı. Bunun üzerine azize cevap verdi:
- Beni putların tuzağına düşürmeye çalışma. Görmüyormusun senin inandığın bu tanrıların ayakları var ancak yürüyemiyorlar, gözleri ve kulakları var ancak ne duyarlar ne de görürler! Bunlar insan yapımıdır ve şeytan tarafından kullanılırlar! Bunu bilki Tanrı yalnızca birdir yalnızca Mesih İsa’dır!
Efendi bu cevaptan o kadar küçük hissettiki kendini, hizmetçilerine azizenin acımasızca azizenin suratına vurmaları ve dişlerini kırmaları için emir verdi. Daha sonra efendi azizeye tekrar tapınması için emir verdi. Azize bunu red edince efendi azizenin herkese rezil olması için onun çırılçıplak soydurulmasını emretti. Azize bu utança göğüs geriyor ve utancı yüzünden dinini red etmemek için Tanrı’ya sürekli dua ediyordu. Daha sonra şeytani efendi yere çakılı dört direğe azizenin asılmasını ve altına ateş yakılmasını emretti. Bundan başka askerlerine azize yanarken sırtını kamçılamalarını emretti. Azizenin vucudu kötüten kötüye gittikçe azizede bundan cesaret alarak Tanrı’ya şükr ediyordu. Daha sonra acımasız efendi azizenin bir tekerleğe bağlanmasını emretti. Bu tekerleğin üzerinde azizenin kemikleri kırılmaktaydı. Tanrı’nın inançlı kulu dua ederek şunları söyledi:
- Tanrım bedenim yandı ve kemiklerim kırıldı! Tanrım sana yalvarıyorum bir kez daha putperestlerin utanması için gücünü göster ve bana güç ver!
Azizenin duası o anda kabul oldu ve azize eski sağlığına kavuştu. Artık hiç bir yarası yoktu. Efendi mucizeyi gördüğünde yenildiğini anladı ve kudurdu. Bunun üzerine işkencecilere emir vererek demir tırnaklarla bedeninin yırtılmasını emretti. İşkenceciler azizeye yaklaştıkları anda elleri kurudu ve böylece Tanrı bir kez daha sevgili kulunu korumuş oldu. Günahlarından dönmek istemeyen efendi bunca mucize görmesine rağmen bir türlü vaz geçmiyordu. Zalim efendi azizeden intikam almak için de göğüslerinin kesilmesini emretti. Azize bütün bunlara rağmen cesurca acılara göğüs geriyordu. İşkenceciler hristiyan bir kadının bu kadar acıdan sonra hala dinini red etmemiş olmasına çok şaşırmışlardı. Tabi işkencecilerin ruhları kapalıydı. Onlar azizeye acı çektirdikçe yenilmez olan Mesih İsa ile savaştıklarını anlamıyorlardı. Daha sonra azizenin tüm dişleri ve tırnakları söküldü. Efendi bu yöntemle azizenin kararını değiştireceğini zannetiyordu. Azize Anastasia bütün bu işkencelere cesaretini ve inancını kaybetmeden katlandı.
- Neden vaktini kaybediyorsun bencil adam? Neden beni öldürmüyorsun? Neden Tanrım’la buluşmamı geciktiriyorsun? Ben beni bu kadar mucize ile koruyan Mesih İsa’mı bırakmam. Senin o cansız tanrılarına inanmam.
Efendi sözlere sinirlenerek dilinin kesilmesini emretti. İşkenceciler hemen bu insansızca emri yerine getirdiler. Olayı gören hristiyanlardan bir tanesi biraz su alarak azizenin yanına gitti. Askerler adamı gördüklerinde tutukladılar ve efendinin emri ile de başını kestiler. Bir kaç saat sonrada azizenin boğazını kestiler ve böylece azize ruhunu Tanrı’ya teslim etmiş oldu.
Bu arada başrahibe Sofia Azize Anastasia’nın dinini kaybetmemesi ve acılara dayanması için sürekli dua ediyordu. Sofia bir gece dua ederken Tanrı’nın meleği ona görünerek azizenin işkencelere dayandığını ve bu yüzden sonsuz hayatın tacını giydiğini ona belirtti. Daha sonra bedeninin nerede olduğunu belirtti ve böylece Sofia giderek bedeni aldı. Bazı hristiyanların yardımıyla Roma’da bir kilisede defnedildi. Kilisemiz azizenin yortusunu 29 Ekim’de anmaktadır.

AZİZE AVGUSTA TEODORA - (ΑΓΙΑ ΘΕΟΔΩΡΑ)

AZİZE AVGUSTA TEODORA



Azize Teodora Paflagonia bölgesine ait bir köydendi. Ancak Tanrı’ya bağlı olan Teodora’nın ailesi Marinos ve Teoktisti daha küçük yaşta iken İstanbul’a yerleştiler. Daha küçük yaştan Teodora Tanrı’ya olan sevgisi ve kibarlığıyla dikkat çekmişti. O zamanlar 829 yılından 842 İ.s. krallık yapan Teofilos Bizans imparatorluğunun Kralıydı. Evlenmeye karar verdiği zaman kral memleketin en güzel kızlerını saraya davet etti ve bunların arasında göze çarpan iki kızdan birtanesi Teodora öteki ise Kasiani idi. Kral en iyi olanını seçecekti. Hatta Kasiani’yi denemek amacı ile ona şunu söyledi : - Siz kadınların yüzünden bütün bu kötülükler... (Kral bu sözlerle hz. Havvadan bahsediyordu) ve bunun üzerine Kasiani krala bütün güzelliklerinde kadından geldiğini söyledi. (Kasiani bu sözleri ile Mesih İsa’yı doğuran Meryem anamızdan bahsediyordu. Bu cevabı duyan egoist Kral Teodorayı kendine eş olarak seçti. Bu olay üzerine Kasiani rahibe oldu ve büyük salının o muhteşem duasını yazdı. Diğer yandan ise Teodora kraliçe oldu. Kral Teofilos ikonalara karşı olan bir insandı ve bu yüzden hristiyanlara ikonalara dua etmemeleri ve onlara tütsü yakmamaları konusunda yasak getirdi. Bu yetmiyormuş gibi birde ikona karşıtı dönemin Patriği İoannis Grammatikos ile iş birliği yaparak ikonalara inanan ve onlara değer veren herkesi kendi inaçları doğrultusunda Tanrı katında lenetlediler. Hatta onların adına ikona tapınanları adını verdiler. Devamında Teofilos bütün hristiyan kiliselerinden ikonaların çıkartılmasını emretti. Her kim onlara saygı ve hürmet göstermeye devam ediyordu ise onun cezası sürgün, hapis hatta hatta ölüme kadar varabiliyordu. Bütün bunlara rağmen Tanrı sevgisi ve korkusuyla yaşayan Teodora kocasının yasaklarına önem vermeyerek ikonalara saygı göstermeye ve onlarda bulunan kişilere inanmaya devam etti. Akşmaları odasına gittiği zaman bu ikonalardan bazılarını gizlice çıkartıyor ve onlara dua ediyordu. Ancak bir çok seferinde Krala yakalanma tehlikesi geçirdi ve hepsindede Tanrı’nın yardımı ile son anda kurtuldu. Zaman geçtikçe Teodoranın tam 5 çocuğu oldu. Adları Tekla Anna Anastasia Pulheria Maria ve Mikail idi. Çocuklarına babalarından gizli bir şekilde dua etmeyi ve ikonalara saygı ve hürmet göstermeyi öğretiyordu. Bir gün Teodora çocuklarını yanına alarak annesi Teoktistinin yanına gitiiler. Orada ikonaları alarak kızlarının başlarına değdirdi. Bunu yaptıktan sonra ikonaların temsil ettiği azizlere bir ömür boyu saygı duymalarını ve onlara saygı duymalarını çünkü azizlerin bir ömür boyu Tanrı’yı kutsadıklarını onlara anlattı. Saraya döndükleri zaman babları kızlarına nasıl vakit geçirdiklerini sordu. Büyük kızları konuşmadılar ancak en küçük kızı Pulheria masum bir şekilde bütün olanları babasına anlattı ve o günden sonra anneannelerini görmelerini yasakladı. Kralın ikonalara karşı vermiş olduşu savaşın 12. yılında kral çok kötü bir biçimde hastalandı. Boğazı nerede ise erimek üzere idi ve kral ölüm ile burun buruna idi. Gece Teodora Meryem anayı ruyasında gördü. Meleklerle berabar zalim kocasına vurmaktaydılar. Bu olay üzerine üzülen Teodora Mesih İsa’nın bir İkonasını alarak hasta olan kocasının üzerine koyarak Tanrı’ya onu bağışlaması için tüm kalbiylr dua etti. O yakınlarda boynuna ikona takmış olan birisi vardı. Kral onu gördüğü vakit ikonayı alarak öpmeye başladı ve şunları söyledi :
- Benki bunca yıl İkonaları ve Hristiyanları kovaladım durdum...şimdi onların beni kovalama sırası.
Ve o anda mucizevi br şekilde kral iyileşti boğazı düzeldi ve eski sağlığına kavuştu. Kralın ölümünden sonra tahtın sahibi oğlu Mikail idi ancak yaşı sadece üç olduğundan tahta annesi Teodora geçti. Bunun üzerine hemen bir konsil düzenleyerek ikonaların ve hristiyanların karşıtlarını yargıladı ve hemen ardından patrik İoannisi tahtından indirerek yerine aziz Metodios’u getirdi. Azize Teodora hristiyanları hapisten kurtrdı. 16 şubat 842 yılında birçok piskopos papaz ve binlerce halk İstanbul Aya Sofya Kilisesinde bir araya gelerek İkonaları kiliseye geri koydular. Ellerinde mumlar ve İkonalarla bütün kiliselere yeni baştan Azizlerimizin İkonalarlıya doldurdular. 120 yıl aradan sonra o gün kilisemizin pazarı olarak tayin edildi. Kraliçenin vardas adında birde kardeşi verdı ancak o yeğenini annesine karşı kışkırtıyordu. Bunun nedeni ise krallığın ekonomisini Teodoranın elinde bulundurması idi ve yeğenine annesinin paraları kendisi için almak istediğini söylüyordu. Ve böylece küçük kralı annesini ve kızkardeşlerini rahibe olarak göndermesi için ikna etti. Cesur Teodora hayatının sonuna kadar kızları ile bir manastırda dua ve oruç ile Tanrı’ya her zaman bağlı bir
İnsan olarak devam ettirdi. 11 şubat 867de gözlerini dunyaya yumdu. Bardasın sonu ise gerçekten çok ilğinçti. Yeğeninin emri ile 866 yılında öldürüldü. Mikail ise Makedonya kralı tarafından bardasın ölümünün 10 yıl ardından öldürüldü. Azize Teodoranın vucudu ise hiç bozolmamış bir şekilde bulundu. Vucudu Tanrı’sal bir şekilde kokuyordu. Önce İstanbuldaki azize Anastasia kilisesine kondu aziz vucudu. Ancak İstanbulun Türkler tarafından alınışından sonra Yunanıstanda Kerkira adasına kondu. Şimdi inaçlıların ve dertlilerin yardımcısı O. Azizenin yortusu kilisemiz tarafından 11 şubatta kutlanmaktadır.

AZİZE BÜYÜKŞEHİT HRİSTİNA - (ΑΓΙΑ ΧΡΙΣΤΙΝΑ Η ΜΕΓΑΛΟΜΑΡΤΥΣ)

AZİZE BÜYÜKŞEHİT HRİSTİNA



Azize Hristina 200 yılında Kral seviros’un döneminde Suriye’de dünyaya geldi. Hristina’nın ailesi putlara inanan insanlar idi. Babası orduda komutan olmakla beraber gerçektende çok zengin bir insandı. Kızının büyüdükçe çok güzel bir vucut yapısına sahip olduğunu gördüğünde onu kimsenin görmemesi için hemen bir ev inşa ettirerek kızını o eve bir çok kadın köle ile kilitledi. Kadınların işi Hristina’ya orada dikkat etmekti. O evin içerisinde kölelerin arasında dinine düşkün olan Hristiyan bir kadın yaşamaktaydı. Bu kadın hayat tarzı ile Hristina’yı etkilemişti. Böylece Hristina zamanının bir çoğunu o kadılnla beraber geçiriyor Hz. İsa’nın kurtarıcı sözünü dinlemekten ve duymaktan çok hoşnut kalıyordu. Böylece genç Hristina kısa bir zaman içerisinde Hristiyan olarak oruç, dua ve Tanrı işleriyle uğraşmaya başladı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ailesi kızlarını ziyarete geldiler. Onun güzelliğini gördüklerinde tanrılara teşekkür amaçlı olarak putlara adakta bulunmasını istediler. Ancak Hristina cesaretle ailesine şunları söyledi:
- Ben göklerde bulunan gerçek Tanrı’nın kızıyım. Yalnızca Onun için adak diler yalnızca ona tapınırım.
Ancak babası kızının Zeus’tan bahsettiğini düşünerek sevinç içerisinde kızına tütsü getirerek putlara adakta bulunmasını istedi ama azize hemen odasına kapanarak Tanrı’ya dua etti ve o sırada Tanrı’nın meleği azizeye görünerek ona şunları söyledi:
-Selamlar olsun Mesih ile aynı ismi taşıyan Hristina. Cesaretli ol çünkü Mesih’in ismini kabullenmen için seni üç tane komutanın önüne çıkartacaklar.
Bu olayın ardından azize tamamen altından yapılmış olan putları bir çekiçle kırdıktan sonra altını fakirlere dağıttı. Sabah olduğunda babası olanları duyduğunda putlara dikkat etmeyen hizmetçilerin kafalarının kesilmesini emretti. Ardından on iki erkeğin kızını acımasızca dövmesini emretti. Erkekler azizeye saatler boyunca acımasızca vuruyorlardı ancak Tanrı azizenin acılarını azaltıyordu böylece adamlar yorularak durdular. O zaman Hristina babasına şunları söyledi:
- Taş kalpli ve yalnış yola düşmüş olan kişi adamlarına kuvvet verecek olan tanrıların nerelerdeler? Ben hala acılara ve işkenceye dayanıyorum ancak gördüğüm kadarı ile senin oniki adamında bitkin haldeler.
Urvanos bu sözler üzerine çok kızarak kızını boğazından zincirleterek hapise kapattırdı. Annesi kızının babası tarafından çektiği işkenceleri duyduğunda hmen hapse giderek kızına babasının azabından kurtulması için putlara tapınması için yalvardı. Bunun üzerine azize şu cevabı verdi:
- Anneciğim gerçektrende benimle ilğilenmiyorsun. Bana cesaret vereceğin yerde oturup benim Mesih’in krallığında yer almamam için elinden geleni yapıyorsun. Ölümsüz olanın adına canımı vermeye bile hazırım. Ertesi gün komutan Hristina’ya özür dilemesi için son bir kez şans tanımaya karar verdi. Hristina’yı özür dilemesi ve putlara adak dilemesi için karşısına davet etti. Ancak azize böyle bir harekete girişmeyi kesinlikle red etti çünkü tek ve gerçek olan Tanrı’nın Baba Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluştuğunu ve yalnızca Onun tapınılmaya layık olduğunu çok iyi biliyordu. Bunun üzerine acımasız babası kızının asılmasını ve derisinin yüzülmesini emretti. Acıların dayanılmaz olmasına rağmen azize sabrediyor Tanrı’ya sürekli dua ediyordu. Hatta çoğu seferinde vucudundan kopan et parçalarını eline alarak babasının yüzüne fırlatıyor ve ona şunları söylüyordu:
- Benim bedenimi ve kanımı istemedinmi? Al işte sana kanım ve bedenim düşüncesiz insan!
Buna rağmen babasının kalbinin gözleri acımasızlıktan o kadar kararmıştıki ne yaptığının farkında bile değildi. Böylece babası hemen kızının bir değirmene bağlanmasını ve yanması için altına ateş yakılmasını emretti. Ancak yüce Tanrı sevgili kulunu koruyarak ateşin ona dokunmasına izin vermedi tam tersi ateş etrafa dağılarak bir çok saygısız ve inaçsız puperesti yaktı. Gece olduğunda babası azizenin yanına beş köle göndererek onlara azizenin boğazına büyük bir taş bağlamalarını ve boğulması için onu denize atmalarını emretti. Köleler azizeyi denize attıkları zaman mucizevi bir şekilde taş ipinden çözüldü ve orada bulunanlar azizenin sanki kıyıdaymışçasına denizin üzerinde durduğunu gördüler. Azize Tanrı’ya dua etmeye başladı:
- Bütün herşeye kadir olan olan yüce Hz. İsa şana yaptığın mucizelerden dolayı şükürler olsun. Buğün benim bu sularda vaftiz olmamı layik görki günahlarım bağışlansın ve böylece sonsuza dek senin yanında yaşıyayım.
O anda Hz. İsa bir çok meleğiyle beraber kalabalığın önünde azizeye görünerek istediği şekilde azizeyi Baba Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz etti. Köleler gördükleri karşısında şaşkına dönmüşlerdi ve bir türlü gözlerine inanamıyorlardı. Sabaha karşı azize tekrarda kıyıya ayak basarak babaevinin yolunu tuttu. Babası olan mucize olayları duyduğunda kızının ertesi gün kafasının kopartılması için hemen tutuklanmasını emretti ancak bu isteğini yerine getiremeden o gece vefat etti. Babasının vefatı üzerine azizenin yargılanması sorumluluğunu Dion adında bir kişi aldı. Azizeyi putlara inandıramadığını gördüğünde ona dayak atmalarını emretti. Bunun ardından işkenceciler bir kazanın içerisinde zift ve yağ kaynatıp azizeyi tamamen erimesi için içine attılar. Azize Hz. İsa adına acı çekmeye layık görüldüğü için Tanrıya sürekli şükr ediyordu çünkü çok iyi biliyorduki Hz. İsa’da insanların kurtuluşu için birçok acı çekti. Dion bunun ardından azizenin saçlarının kesilmesini ve çıplak bir halde şehrin içerisinde sürüklenmesini emretti. Azize bütün bu olan olaylarla çok mutluydu çünkü biliyordu ki insanların gözünde bu şekilde ne kadar düşerse Tanrı’nın gözünde bir o kadar yükseliyordu. Bu olanlardan sonra azizeyi Apollon heykeline götürdüler ve orada azize’den apollon heykeline adak dilemesini emrettiler. Azize ellerini göklere kaldırarak:
- Ruhsuz ve bedensiz yaratık. Hz. İsa adına sana sesleniyorum hemen o putun içerisinden çık ve buradan 40 metre uzaklaş.
Azizenin bu sözlerinden sonra apollonun heykeli kendi kendine kıpırdayarak dışarıya çıktı. Komutan bu gördüğü olaya inanmak istemiyordu. Hemen azizeye bunun nasıl olabileceğini sordu:
- Nasıl olabiliyorda sen bir tanrının heykelini kıpırdatabiliyorsun? Sen o kadar güçlü olamazsın!
- Bu güce sahip olan kişi yalnızca Hz. İsa’dır. Gerçek ve tek olan Tanrı yalnızca odur. Ama senin buna inanman için tekrardan sana emrediyorum apollon heykeli yerlere düşük paramparça ol şimdi! diye cevap verdi azize.
Put azizenin bu emrinin ardından paramparça oluverdi. Etraftaki bir çok kişi mucizeyi gördüğünde Hz. İsa’nın gücüne inandılar. Komutan bu olaydan sonra o kadar çok üzüldü ki dilsiz kalarak kısa zaman içerisinde öldü. Onun vefatından sonra bölge sorumluluğunu İulianos adında bir kişi aldı. Azize ile ilgili olayları duyduğunda hemen derin bir çukur kazdırıp bu çukurun içine ateş yaktırarak azizenin beş günlüğüne içerisine atılmasını emretti. Ateş sönmek üzere iken çukurun dışarısında bekleyen görevliler hemen ateşin içerisine maddeler atarak ateşi tekrerdan yakıyorlardı. Her zamanki gibi yüce Tanrı ona inananları bırakmadığı gibi azizeyide yalnız başına bırakmadı. Melekler azizenin yanında bulunarak hep beraber Tanrı’ya mutlu bir şekilde dua ediyorlardı. Görevliler altıncı günde çukuru açtıklarında azizenin hiç yanmadığını gördükleri zaman şaşa kaldılar. Sorumlu hemen azizenin zehirli yılanların bulunduğu bir çukura atılmasını emretti. Ancak bir kez daha mucize gerçekleşerek yılanlar Tanrı’nın sevgili kuluna dokunmadılar. Taş kalpli sorumlu bu olayı gördüğü zaman yılanları bir sopayla azizenin üzerine doğru atmaya başladı. Ancak yılanlar azizeye saldıracakları yerde kendisine saldırarak onu öldürdüler. Tanrı’nın sevgili kulu Hristina hemen Tanrı’ya dua ederek Tanrı korkusu bilmeyen saygısız sorumluyu diriltti. Bunun üzerine sorumlu Tanrı’ya ve azizeye tüm kalbiyle teşekkür etti. Bölge sorumlusu bu olanlardan çok sinirlenerek azizenin göğüslerinin kesilmesini emretti. Azizenin gögüslerinin kesildiği anda inanılmaz bir mucize oldu. Oradan kan akacağı yerde tam tersine süt akmaya başladı. İulianos ne yapacağını bilemediğinden azizeye putlara tapınmasını aksi halde onu öldüreceğini söyledi. Azize bunu üzerine sorumluya şunları söyledi:
- bugün sende öleceksin yalnış yoldan dönmek istemeyen efendi!
Sorumlu bu sözlere o kadar çok kızdıki orada bulunan askerlerinden bir tanesine hemen azizenin dilini kesmesini emretti. Azize kesilen dilini alıp sorumlunu yüzüne doğru fırlattı ve Tanrı’nın isteği ile konuşarak şunları söyledi:
- Tanrı’yı kutsayan bu dili kestiğin için halı olarak sende kör oldun!
Sorumlu bu olaya rağmen pişman genede pişman olmadı tam aksine askerlerine azizeyi öldürmeleri için emir verdi. Bu emirin ardından askerlerden bir tanesi azizeyi midesinin yan tarfından bıçakla yarladı ve bir diğeri ise azizenin kalbine sapladığı silahıyla azizenin dünyaya gözlerini kapatmasına neden oldu. Aynı gece azizenin önceden bildirilmiş olan sözlerine görede sorumlu öldü. Azizenin Tanrı’ya inanan akrabalarından bir tanesi azizenin kutsal bedenini alarak adına bir kilise yaptırdı ve bedenini oraya yerleştirdi. Azizenin yortusu kilisemiz tarafından vefat ettiği gün olan 24 Temmuz da kutlanmaktadır.

AZİZE KİRİAKİ - (ΑΓΙΑ ΚΥΡΙΑΚΗ)

BÜYÜKŞEHİT AZİZE KİRİAKİ



Azize Kiriaki Putrerest Kral Dioklitianos Roma imparatorluğunda kral olduğu bir zamanda dünyaya geldi (M.s. 284-304). Azizenin ailesi gerçektende Tanrı’ya bağlı insanlardı. Kiriaki doğmadan önce bir türlü çocuk yapamıyorlardı. Bunun üzerine babası Doroteos ve annesi Evsevia Tanrı’ya yalvararak onlara bir evlat vermesini istediler. Kısa bir zaman sonra mucizevi bir şekilde Evsevia hamile kaldı ve bir Pazar günü dünyaya bir kız çocuğu getirdi. Tanrı’ya teşekkür etmek için de kızın adını doüduğu gün olan Kiriaki ( yuanacada Pazar) koydular. Kiriaki büyüdükçe Tanrı’ya daha çok bağlanıyor ve ne kadar zeki bir insan olduğunu her fırsatta gösteriyordu. Bunda ailesinin onu doğru büyütmüş olmasıda kesinlikle büyük bir yer kaplıyordu. Ailesi onu böyle zeki ve Tanrı yolunda doğru bir kişi gördükçe Tanrı’ya her fırsatta şükrediyordu. Günlerden bir gün putperest genç bir delikanlı Kiriaki’nin güzelliğini ve becerikliliğini gördüğü zaman onu kendisine eş olarak almak istedi. Böylece kızn ailesine giderek isteğini onlara iletti. Ancak bedeni ve ruhu bakire olan Kiriaki evlenmek istemediğini ama Tanrı yolunda ilerlemek istediğini söyledi. Böylece genç putpereste bu konuyla ilgilenmediğini açık açık anlattı. Bir diğer yandan ise kızın cevabını duyan gencin babası oğlunun kızın hatırına hristiyan olmasından kortuğu için kızı ve ailesini hemen bölge komutanına şikayet etti. Böylece kısa bir zaman zarfında hristiyan aile askerler tarafından tutuklanarak putperest komutana götürüldü. Bölge komutanı olayı inceledikten sonra suçsuz olan aileyi Kral Dioklitianos’un huzuruna gönderdi. Kral kızın ailesine bir çok işkencede bulunurken bir diğer yandanda Kiryaki’yi putlara tapınmaya zorluyordu. Ona hristiyanlar gibi bu kadar inaçlı ve sağduyulu yaşamasını ama gençliğinin ve güzelliğinin tadını çıkarmasını önerdi. Genç Kiriaki krala putperestlerin tek önem verdiği şeyin gelip geçici olan vucut güzelliğine önem verdiğini ancak ruhumuzun bir ömür boyu yaşayacağını ve yargılanacağını unuttuklarını söylediği zaman kral ağzını açamadı. Bunun üzerine azize ailesinin işkencelere maruz kaldığı bölüme ğötürüldü. Ailesinin acı çektiğini gördükçe kendiside acı çekiyordu. Ailesinin çektiği tüm acılara karşın kesinlikle Hz. İsa’mdan vazgeçmeyeceğine kendi kendine söz verdi. Bunda ailesi büyük rol oynamakta idiler çünkü onlarda Hz. İsa’mısın adına acı çekmekte ve şehit olmakta idiler. Daha sonra Kral azizeyi Sezar Maksimiano’ya onu yargılaması için gönderdi. Sezar bayağı bir zaman azizenin din değiştirmesi için dil döktü. Ancak hepsi nefileydi çünkü azize Tek ve herşeye kadir olan Tanrı’sını terketmemeye kararlı ve inaçlıydı. Hiç bir tehtitten korkmuyordu genç Kiriaki. Putperestlerin sahte tanrısına tapınmamaya karar vermişti bir kere. Bunun üzerine işkenceciler azizeyi yere yatırdıktan sonra ellerini ve bacaklarını iyice açtıktan sonra öküz sinirlerinden hazırlanmış bir iple hertarafına acımasızca vurmaya başladılar. Azizeye o kadar acımasızca vuruyorlardı ki azizenin vucudu yırtılıyor ve yeri o tertemiz kanıyla dolduruyordu. Bu yaptıkları yetmiyormuş gibi insafsız işkenceciler onu hapise kapattılar. O zamanlar Vitinia bölgesinin sorumlusu İlarion adında bir adamdı. Bu kişi bir çok hristiyanı putlara tapınmayı ve onlara zorla kurban kesmelerini başarmıştı ve bu yüzden Sezar azizeyi onunda inancını değiştireceği inancıyla ona gönderdi. Azizenin Tanrı’ya olan sevgisi ve inacı o kadar büyüktüki İlarion bile onun inancını değiştirmeyi başaramadı. Bunun üzerine İlarion’un kalbinde azizeye karşı çok korkunç bir kin doğdu. Bu kinin sonucunda azizenin saçlarından asılmasını emretti. Azize saçlarından asıldıktan sonra acımasız işkenceciler azizeyi yanan sopalarla yakmaya başladılar. Azizenin çektiği acılar sözlerle anlatılacak gibi değilde ama genede azize Tanrı’ya olan inancından hiç bir şey kaybetmedi. Tanrı’ya bütün kalbiyle ona bütün bu acılara sonuna kadar dayanaması için sabır vermesini diliyordu. Bu korkunç işkencenin ardından bölge sorumlusu azizeyi çağırark ona şunları söyledi:
- Beni dinlememkle ne kazandın? Eğer beni dinleyip putlara tapınsaydın bu acıları çekmene ve gencecik vucudunu işkencelerle haram etmene gerek kalmazdı.
- Zavallı efendi! Eğer ben senin o sahte tanrılarına ve putlarına tapınsaydım işte o zaman aptal olurdum. Çünkü senin putlarının ayakları ve elleri var ancak kıpırdayamazlar. Ağızları var ancak konuşamazlar. Kafaları ver ama beyinleri yok!
Bu sözler üzerine çok sinirlenen İlerion onu hemen hapise attırdı. Aynı gece azizeye yüce Tanrı’mızın meleği gözükerek bütün yaralarını iyileştirdi ve onu cesaret verdikten sonra ortadan kayboldu. Ertesi sabah askerler azizeyi İlarion’un karşısına çıkarttılar. O azizeyi tamamen iyileşmiş bir durumda görünce kendisine kendi tanrılarının ona acıdığını ve bu yüzden yaralarının iyileştiğini ve bu yüzden putlara tapınması gerktiğini söyledi. Bunun üzerine azize şu cavabı verdi:
- Eğer senin tanrılarının beni iyileştirdiğini düşünüyorsan kesinlikle yanılıyorsun. Mademki bu kadar istiyorsun hadi senin kilisene gidip gerçek Tanrı kiminmiş görelim!
Bunun üzerine çok sevinen İlarion azizenin kendi inancına ınanacağını zannederek kendi kilisesine doğru ilerledi. Mekana vardıklarında azize haçını yaptı ve o anda sahte ruhlar öyle bir sarsıldılarki putlar yerlere düşerek kırıldılar. Bu olaydan çok sinirlenen İlarion Hz. İsa’ya küfür etti ve o anda kafasına düşen heykelden canını kaybetti. Bu mucizeyi görenlerden bir çoğu Hz. İsa’ya inanarak hristiyanlığı kabul ettiler ve vaftiz oldular. Azize Apollonios bölge sorumlusu olana dek Tanrı’nın sözünü insanlara özgürce duyurdu. Apollonios sorumlu olduktan sonra azizeyi hristiyanlığı eğittiği için tutuklattı. Cezalandırmak amacı ile azizeyi alevler içine attırdı ancak Tanrı kulunu zalim düşmanlarından koruyarak ona zarar gelmesini engelledi. Saatlerce alevler arasında duran azizeye alevler hiç bir zarar veremedi. Azizeye zarar vermeye kararlı olan sorumlu onun karnı aç bir aslanın yanına atılamasını emretti. Bir kere daha yüce Tanrı mucizesini gerçekleştirdi. Vahşi aslan azizenin karşısında evcil bir hayvan gibi diz çöktü. Bütün bu olanlardan sonra sorumlu azizeye nasıl işkence yapacağını bilmediğinde kafasının kesilmesini emretti. Askerler böylece azizeyi kafasının kesileceği mekana getirdiler. Orada azize askerlerden onu kısa bir zaman dua etmesi için bırakmalarını istedi. Duasını bitirdikten hemen sonra azize yere yatarak kafsının kopartılamsını beklemeye başladı. Ancak askerler işlerine başlamadan önce azize ruhunu yüce Tanrı’ya teslim etti. Ölmeden önce Hz. İsa’ya onun adına işkence çekmeye layık olduğundan şükr etti. Olaydan korkan askerler azizenin kutsal vucuduna saygı göstererek ona yaklaşmadılar. Daha sonra hristiyanlar gelerek aziz vucudunu alarak kendisine layık bir şekilde gömdüler. Kilisemiz Büyük şehit azize Kiriaki’nin yortusunu her sene 7 temmuzda kutlamaktadır.

AZİZE MARİNA - (ΑΓΙΑ ΜΑΡΙΝΑ)

AZİZE MARİNA



Azize Marina Roma imparatoru Kral Dioklitianos döneminde Antakya’da doğdu. Babasının adı Edesios ve mesleği putlara papazlık yapmak idi. Marina’nın kendisinden başka hiç bir kardeşi yoktu çünkü kendisi doğar doğmaz annesi vefat etmişti. Böylece o zaman babası kızı şehir dışında yaşayan bir kadına emzşrmesi ve büyütmesi için verdi. Büyüdüğü yerde bazı hristiyan aileler yaşamaktaydı ve buda Marina’nın büyüdükçe hristiyanlık hakkında çok şey öğrenmesine ve daha sonra hristiyanlığı kabul etmesine neden oldu. Babası kızının putları red edip Hz. İsa’ya inandığını duyduğu zaman kızına o kadar çok kızdı ki ondan nefret etme noktasına kadar geldi. Artık kızını görmek istemiyordu ve bu yetmiyormuş gibi kızını mirasından alıkoydu. Yeryüzündeki babası ondan nefret ettikçe gökyüzündeki babası onu o kadar daha çok seviyor ve koruyordu. Günlerden bir gün Olivrios adında taş kalpli bir bölge sorumlusu Antakya’dan geçnekte iken yolunun üzerinde o zamanlar onbeş yaşında olan güzel Marina’yı gördü. Onu görür görmez çok beğendi ve Marina’yı kendisine eş olarak almak istedi. Böylece Marina’ya kesinlikle saraya gelmesini söyledi. İşte o anda azize Hz. İsa’yı insanlar önünde kabullenme vaktinin geldiğini anlayarak ellerini açtı ve Tanrı’dan putperestler karşısında ona güç vermesi için dua etti. Marina saraya vardığı zaman hemen Olivrios’un yanına gitti. Olivrios kendisinden bahsetmesini istedi Marina’dan ve Marina şunları söyledi:
- Adım Marina ailemden özgür bir şekilde yaşamaktayım. Benim yaşama amacım Tanrım ve kurtarıcım olan Hz. İsa’ya kul köle olmaktır.
Bu sözler üzerine Olivrios azizenin ertesi güne kadar japse konulmasını emretti. Sabah olduğunda sarayda oniki tanrı adına bir bayram düzenlendi. Kral askerler ve kölelerin hepsi putlara tapındıktan hemen sonra Marina’danda putlara tapınmasını istediler ama Marina hemen bu isteklerini red ederek inancından ödün vermedi. Bunun üzerine çok sinirlenen Olivrios Marina’yı işkence yapmakla tehtit etti. Genç Marina ise cesaret ile cevap verdi:
- Sakın olaki senin işkencelerinden ve çekeceğim acılardan korkuğumu sanma! Bunlar benim Tanrı’ma olan sevgimi azaltamaz ve beni kesinlikle Ondan ayıramaz. Hristiyanlar zevklere değil acılara önem vermektedirler çünkü onların ruhları ölümden sonra sonsuza dek yaşayacaktır.
Duyduğu bu sözler üzerine genç Marina’ya eğer putlara tapınırsa onu kendisine eş olarak alacağını ve onu paraya boğacağı sözünü verdi. Ancak Marina şu cevabı verdi:
- Bana böyle güzel sözler söylemene hiç gerek yok çünkü ben kendi isteğimle ölümsüz ve günahsız olan Hz. İsa adına ölüme adıyorum.
Acımasız Oivrios azizenin acımasızca üzerinde dikenler bulunan sopalarla dövülmesini emretti. İşkenceciler azizeye o kadar acımasızca vuruyorlardıki vucudunun her bir yanı yırtıklarla dolmuştu ve kanı toprağı kıpkırmızı yapmıştı. Bu acılara rağmen azize ne senini çıkartıyor nede çektiği acılardan gözyaşı döküyordu. Tanrı’ya acılara dayanması için sürekli yalvarıyordu. Azize gerçektende çok yürekli davranmakta idi. Dayağın ardından azizeyi karanlık bir odaya yaralarıyla aç ve susuz bıraktılar. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra azizeyi tekrar Olivrios’un huzuruna getirdiler. Hz. İsa’nın ismini red etmek istememesi sonucu kendisine daha vahşi işkenceler yapılması kararlaştırıldı. Askerler azizeyi vucudundan astıktan sonra demir tırnaklarla bedeninde derin yaralar açtılar. Bütün bedeni kanlar içerisindeydi. Etrafta bulunan ve işkenceyi izleyen halk onbeş yaşındaki bir kızın bu kadar korkunç işkenceler çekmesine dayanamayıp ağıyordu. Bu olayın ardından askerler tekrar azizeyi hapse kapattılar. Azize Tanrı’ya onun adına işkence çekmeye layık görüldüğünden sürekli şükr ediyordu. Şeytan genç azizenin putlara tapmadığını ve inadını gördüğü zaman azizeyle savaşmaya karar verdi. Karşısına korkunç bir yaratık gibi çıktı azizenin şeytan. Adeta gözlerinden ateş fışkırıyordu. Azizeye yaklaşarak onu yakaladı ve onu yutmaya başladı. Marina olaydan çok korkarak inanç içerisinde Hz. İsa’mızın ismini ağzına aldı ve haçını yapt ve işte o anda yaratığın karnı ikiye bölündü ve ardından şeytan ortalıktan bir duman gibi yok oldu. Azize bu olaydan cesaret alarak hemen Tanrı’ya dua edip ismini kutsamaya başladı. Ancak şeytan azizeyi bir keredaha korkutmak ve onu gerçek yoldan çıkartmak istiyordu ve böylece karşısına vahşi bir köpek gibi çıkarak azizeye duayı durdurmassa onu öldüreceğini söyledi ama azize tekrar haçını yaparak çekiçle kafasına ve sırtına vurdu. Azize caseretiyle düşmanını yenip onun utanç içinde oradan ayrılmasını sağladı. O sırada azizenin tutulduğu odada parlak bir haç belirdi. Hapsin her bir yanına işik savurmakta idi. Haçın üzerinde beyaz bir güvercim durmaktaydı. Güvercin azizeye şunları söyledi:
- Tanrı’nın sevgili kulu Marina sana selam olsun! Sevin çünkü en büyük düşmanını yendin! Sevin çünkü kurnaz olan düşmanını utandırdın! Sevin Tanrı’nın sevgili kulu çünkü cennetin çiçeklerini kucaklama saatin yaklaşmaktadır!
O sırada mucize gerçekleşerek azizenin her bir yarası iyileşti. Bunun üzerine azize güçlü bir şekilde Tanrı’nın ismine şükr etmeye başladı. Azize Marina o zamana kadar vaftiz olmamıştı. Bunun üzerine Tanrı’ya yalvararak vaftiz olmak istediğini söyledi. Tanrı azizenin bu isteğini cevapsız bırakmadı. Sabah olduğunda komutan azizeyi huzuruna çağırttı. Yaralarının iyileştiğini gördüğünde kendi tanrılarının güzelliğine acıyarak onu iyileştirdiğini ve bu yüzden putlara tapınması gerektiğini söyledi. Azize hemen cevap verdi:
- Yalnızca gerçek olan Tanrı yarası olanları iyileştirebilir ve bu yüzden sadece ve herzaman O’na inanacağım! Sizin tanrılarınız sahtedirler!
Bu sözler üzerine sinirlenen komutan hemen boynundan bedeninin yarısına kadar yakılmasını emretti. Marina korkunç acılar çakmesine rağmen Tanrı’ya sürekli dua ediyor ve teşekkür ediyordu. Ardından azizeyi boğmak için bir kazan getirdiler. O sırada azize bağırarak şunları söyledi:
- Yüze Tanrım ne olur bu su benim vaftiz suyum olsun! Kutsal ruhu bedenime kabul etmeyi o kadar çok istiyorumki!
O anda büyük bir deprem oldu ve azize suyu girip çıktıktan kendisine vaftiz olması için yardımcı olan Tanrı’ya şükr etti. Gökyüzünden yeryüzüne doğru inen ayaklarında yuvarlak demek çiçek getiren bir güvercin azizenin kafasına oturdu. Halk mucizeyi görür görmez ayaklandı. Halkın arasından bir çok kişi Hz. İsa’ya inandı ve bir çoğuda Hz. İsa için ölmeye hazır olduğunu söylemeye başladı. Komutan Olivrios o kadar çok sinirlendiki herkesin öldürülmesi emrini verdi. Gerçektende Hz. İsa’mıza inanan bir çok kişi orada hayatını kaybetti. Zalim komutan Marina’nın hayatta olursa bütün şehrin hristiyan olacağından korktuğundan hemen kafasının kesilmesini emretti. Azize işkenceciye bir dakika onu serbest bırakmasını ve orada bulunan halka birşeyler söylemek istediğini söyledi. Azizenin son sözleri şunlardı:
- Kardeşlerim gerçek Tanrı birtanedir. Yalnızca Ona inanın ve yalnızca Ona tapının! Baba Oğul ve Kutsal ruh tek ve gerçek olan Tanrı’dır. Onun isminden başka hiç bir isim kurtaramaz bizleri. Azizenin bu sözlerinden sonra ortamda melekler belirdi ve çok korkunç bir deprem daha gerçekleşti. Azize işkencecinin yanına sevinç içerisinde giderek ona hemen komutanının emrini yerine getirmesini emretti. Ancak o korku içerisindeydi. Bunun üzerine azize ona cesaret vererek zorlada olsa komutanının emrini yerine getirmesini söyledi. En sonunda işkenceci azizenin kafasını kesti ve hristiyanlar azizenin vucudunu alarak gizli bir şekilde kendisine layık bir şekilde gömdüler. Kilisemiz azize Marina’nın yortusunu her sene gözlerini dünyaya kapattığı gün olan 17 Temmuzda kutlamaktadır.

AZİZE PARASKEVİ - (ΑΓΙΑ ΠΑΡΑΣΚΕΥΗ)

ΑZİZE PARASKEVİ



Roma imparatoru Adrianos zamanında ( 117-138) birbirini çok seven Agaton ve Politia adında bir çift yaşamaktaydı. Bu çift zangin ve yunan kökenli idi ve Tanrı’ya bağlı insanlar idiler. Ama bu ailenin büyük bir sorunu vardı bir türlü çocuk yapamıyorlardı. Bu yüzden yalnızca Tanrı’nın mucizesine umut bağlamışlardı. Kısa bir zaman içerisinde duaları kabul oldu ve Politia dünyaya bir kız çocuğu getirdi. Adını Cuma günü doğduğundan Paraskevi koydular ki ne olursa olsun bu aziz günü unutmasınlar diye ( Paraskevi yunancada günlerden Cuma anlamına gelmektedir ). Genç Paraskevi büyüdükçe hristiyanlığı öğreniyor ve öğrendikleriyle o kadar hoşnut oluyorduki boş vekitlerinde kendi yaşıtlarıyla oynayacağına oturup Kutsal Kitab’ı okumayı ve Tanrı’ya dua etmeyi tercih ediyordu. Bir çok genç onu kendisine eş olarak istiyordu ancak azize öncelikle bedenin ve ruhun temizliğine ve saflığına önem vermekteydi ve bu yüzden onunla evlenmek isteyenlere önem vermiyordu. Yirmi yaşına geldiğinde ailesi vefat etti ve böylece azize genç yaşında yetim kaldı. Bunun üzerine neyi ver neyi yoksa hepsini fakirlere bağışlayarak bir kadın manastırına giderek kendisini Tanrı’ya adadı. Bayağı bir zaman manastırda kaldıktan ve inancını dahada güçlendirdikten sonra azize Paraskevi manastırda başrahibenin iznini de alarak insanlara hristiyanlığı eğitmeye, onlara gerçek dini öğretmeye karar verdi. Hatta bu uğurda azize canını bile vermeye hazırdı. Azize taş kalpli putperestlerin hristiyanlara karşı açtıkları savaştan korkmayarak tek başına bir çok şehre yolculuk ederek hristiyanlığı insanlara duyuruyordu. Putperstlerle oturup sohbet ediyor onlara inandıkları tanrıların insan işi olduğunu ve gerçekte hiç bir güçleri olmadığını her seferinde kanıtlıyordu. Azizenin sayesinde bir çok kişi yanlış yolda olduğunu anlayıp Baba Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz oldu. Azizenin ünü çok çabuk her yere yayılmıştı ve bu yüzden bazı putperestler azizeyi hristiyanları hiç sevmeyen komutan Antonino’ya şikayet ettiler. Antonino azizeyi yakalattığı zaman kendisini tatlı bir dille kendi tanrılarına tapınması için kandırmaya çalıştı ama azize hiç çekinmeden ve korkmadan komutana şunları söyledi:
- Kralım, ben yalnızca Tek ve gerçek olan Tanrı’ya inanırım. Buda Hz. İsa’dan başkası değildir. Ben yalnızca Ona tapınırım ve Ona inanırım ve Ondan başkasına Tanrı demem! Onu sahte tanrılarla değiştirmem!
Bu sözler üzerine çok sinirlenen Antonino hemen bir demir kasketin ateşte kızartılmasını ve azizenin kafasına geçirilmesini emretti. O anda yüce Tanrı azizeyi bu kasketin sıcaklığından koruyarak yanayacağı yerde ona serinlik verdi. Azize Tanrı’ya sürekli şükrediyordu. Ortamda bulunan tüm yunan alemi mucizeyi gördükten sonra hristiyan oldu. Yanlış yoldan dönmek istemeyen sadece bir tek kişi vardı oda komutan Antonino idi. Antonino azizenin ellerinin bağlanmasını ve hemen hapse konulmasını emretti. O karanlık hapishane odasının içerisinde azize diz çökerek Tanrı’ya ona sabır ve güç vermesi için tüm kalbiyle dua etti. Azize dua ederken karşına Tanrı’nın meleği belirerek kendisine güç verdi ve ardından ellerini çözerek oradan ayrıldı. Askerler sabah olduğunda azizeyi komutanın karşısına çıkartmak için odaya girdiklerinde azizenin ellerinin çözülü olduğunu gördüler ve hayretler içerisinde birbirlerine sorular sormaya başladılar. Azizeyi komutanın yanına getirdikleri zaman Antonino azizeye putlara tapınması için emir verdi ancak azize bu emre hemen karşı çıktı. Bu red üzerine komutan azizeyi saçlarından bir direğe astırdı. Taş kalpli ve acımasız işkenceciler demirlerle azizenin bakire vucudunu yakıyor ve ona sürekli acı çektiriyorlardı. Azize bütün bu çektiği acılara rağmen kesinlikle sesini çıkartmıyor tam tersine sürekli Tanrı’ya dua ediyor ve Onun adı için acı çektiğinden Tanrı’ya teşekkür ediyordu. Zalim kral azizenin yılmadığını görünce onu tamamen yok etmek için hemen askerlere yağ ve zift kaynatmalarını ve azizenin kazanın içine atılmasını emretti. Ancak genede Hz. İsa’mız azizeye zarar vermelerine izin vermedi. Azizeyi zift ve yağın kaynadığı kazana attıklarında azize kesinlikle yanmıyor tam aksine Tanrı’ya ilahiler söylüyordu. Olaydan şüphelenen Antonino azizenin yanına gelerek üzerine zift sıçratmasını ve gerçektende yakıp yakmadığını görmek istediğini söyledi çünkü Antonino rüya gördüğünü zannediyordu. Azize avuçlarını ziftle doldurarak kralın suratına attı. Zalim kral hemen kör oldu ve acılar içinde azizeye ona acıması için yalvardı. Azize dua ettikten sonra kralı tamamen iyileştirdi ve böylece kral Antonino yanlış yoldan dönerek hemen vaftiz olarak hristiyan oldu. Bu olayın hemen ardından azize sserbest kalarak yine şehir şehir dolaşarak Tanrı’nın sözünü insanlara duyurmaya devam etti. Bir gün putperest bir bölge sorumlusu azizenin putların insanlar tarafından yapıldığını ve sahte olduklarını duyurduğunu öğrendiği zaman hemen azizeyi tutuklattı ve onu cezalandırmak istedi. Bu bölge sorumlusunun adı Asklipios idi. Böylece azizeyi başka mahkumlarında gönderildiği bir alana gönderdi. O yakınlarda bir mağarada korkunç bir yılan türü yaşamaktaydı. mağaranın yakınına yaklaşanların yaşama şansı kesinlikle yoktu. Azize Paraskevi yılanın yanına yaklaştığı zaman haçını yılanın üzerine doğru yaptı ve yılan orada ikiye ayrılarak öldü. Bu olay üzerine bölge sorumlusu gerçek Tanrı’nın Mesih İsa olduğunu anladı ve azizeden özür dileyerek hemen hristiyan oldu. Azize daha sonra Yunanistan’a gelerek putperestlere gerçek olan Tanrı’nın sözünü duyurmaya ve hristiyanlığı onlara eğitmeye başladı. Orada Kutsal Ruh sayesinde bir çok mucize gerçekleştirdi. Selanik şehri yakınlarında bir şehri elinde bulunduran putperest Tarasios adında bir kişi hemen azizeyi tutuklattı. Azizeye bir çok işkence yaptırdıktan sonra midesine nefes alamaması için büyük bir taş yerleştirilmesini emretti. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra azizeyi alarak hemen putların kilisesine gmtürdü ve ona putlara tapınması için emir verdi ancak azize hemen haçını yaptı. Haçını yaptığı anda büyük bir deprem oldu ve heykeller yerle bir oldular. Bu olay üzerine çok sinirlenen sorumlu azizenin kafasının kesilmesini emretti. Azize işkencecilerden bir kaç dakika dua etmesi için serbest bırakmasını istedi devamında ellerini gökyüzüne kaldırarak şunları söyledi:
- Hayatımın efendisi, ismini cesaretle herkesin önünde kabullenmemde bana güç verdiğin için sana hamd olsun. Benimde bedenimi diğer şehitlerinki gibi cennetinde kabul et. Benim ismimle sana gelenlere sabır ve acı çekenlere güç ver Tanrım!
Azizenin bu sözlerinden sonra göklerden şu sözler duyuldu:
- İstediklerin olsun Tanrı’nın kulu!
Bunun ardından azizenin kafası kesildi ve ruhu tertemiz bir şekilde göklere yükseldi. Hristiyanlar azizenin bedenini alarak ona layık bir şekilde gömdüler. O zamandan beri azize kendisine inançla gelen herkese yardım etti ve bir çok mucize gerçekleştirdi. Bundan başka azize körlerin ve gözlerin koruyucusu ilan edildi kilisemiz tarafından. Azizenin yortusu kilisemiz tarafından 26 Temmuzda kutlanmaktadır.

AZİZE İRİNİ XRİSOBALANDU - (ΑΓΙΑ ΕΙΡΗΝΗ ΧΡΥΣΟΒΑΛΑΝΤΟΥ)

AZİZE İRİNİ XRİSOBALANDU



Azize İrini Bizans Kraliçesi Teodora döneminde yaşadı (842 İ.s). Azizenin Kapadokya’lı idi. Ailesi aristokrat sınıfına ait olmakla beraber azizenin kız kardeşi Kraliçenin kardeşi Varda ile evliydi. O dönemlerde edetler gereği evlilikler küçük yaşlarda gerçekleşmekte idi bu yüzden Kraliçenin oğlu 12 yaşına geldiğinde evlenmesi için kendisine bir eş bulunmasını istedi. Kraliçenin hizmetkarları o zaman krallığın bir çok yerine saraya kız getirmek için gittiler. Bunlardan bazıları kapadokyada azizeyi bularak genç krala götürdüler. Saraya doğru giderlerken yolda herşeyi daha önceden görebilen aziz İoannıko’ya rastladılar. Aziz genç İrini’ye şunları söyledi:
- İrini iyiki İstanbul’a gidiyorsun çünkü Hrisovalandu manastırının orada sana ihtiyacı var!
Böylece azize yoluna mutluluk içerisinde devam etti. Ayrıca azizin ona bildirdiği bu haber için Tanrı’ya sürekli şükrediyordu. Onlar saraya varana kadar genç kral evlenmişti bile. Böylece İrini Hrisovalandu manastırını ziyaret etti. Orada Rahibelik hayatından o kadar etkilendiki kendisini Tanrı’ya adamaya karar verdi. Hemen hizmetçilerini özgür bırakıp mirasını fakirlere dağıtti ve rahibe oldu. Bundan sonraki günlerini Tanrı’ya adadığından sürekli sevgi işleri yapıyor sade ve basit bir hayat yaşıyor ve Tanrı yolunda ilerliyordu. Kendisine ait olan tek eşyası gece gündüz giydiği yün cübbesi idi ve onu yılda yalnızca bir defa Paskalya bayramında değiştiriyordu. Sert bir şekilde oruç tutmayı çok seviyordu. Çoğu zaman günde biraz ekmek ve birazda su içiyor ve bazende biraz bitki yiyordu. Bütün zor işleri sevgi ile yapıyor bütün ayinlere mutlulukla gidiyordu. Boş vakti olduğu zaman kutsal kitapları okuyor ve bunun dışında boş zamanının bir çoğunu akşamdan sabaha kadar ellerini göğe yükselmiş bir şekilde tutarak dua ediyordu. Başrahibe ve diğer rahibeler azizenin bu manevi açıdan yükselişine çok seviniyor onun bu Tanri katına yükseliş ritmine hayran kalıyorlardı. Azize birgün odasında dua ederken şeytan birşeylerden rahatsız olmuşçasına azizenin karşısına çıktı ve ona şunları söyledi.
- Lanetli kadın dua etmeye bir son ver artık. Her dua ettiğinde ve Tanrı ile dua ettiğinde bana işkence çektiriyorsun.
Azize bu sözlere önem vermeyerek inanç içerisinde haçını yaptı ve o anda kötü ruh oradan kayboldu. O zamanlar manastırın başrahibesi çok ağır bir hastalığa yakalanarak kısa bir süre içerisinde vefat etti. Böylece rahibeler aziz Patrik Metodios’un yanına giderek kimin baştahibe olması gerektiğini sordular. Bunun üzerine kutsal aziz rahibelere şunları söyledi:
- Hepinizin rahibe İrini’yi başınız olarak seçmek istediğini biliyorum. Evet iyi düşündünüz. Tanrı bana onun özelliklerini gösterdi. Seçiminiz doğrudur.
Azize ilk önce böyle büyük ve sorumluluk isteyen bir görevi kabul etmek istemedi ancak rahibelerden gelen baskı ile görevi kabul ettikten sonra aziz Metodios onu manastıra başrahibe tayin etti. Azize İrini o zamandan sonra dua ile daha çok ilgilenmeye başladı. Manastırın annesi olarak her bir beden için ayrı ayrı sorumluluk duyuyordu ve bu yüzden bir çok gün bir sabahtan diğer sabaha kadar odasında kalıyor ve Tanrı’ya rahibelerin Onun yolundan ayrılmamaları ve günahlardan uzak durmaları için var gücüyle dua ediyordu. Odasında dua ettiği bir gece şeytanlar odasına gelerek azizeyi korkutmak ve onun duasını yarıda kesmek için çığlıklar atmaya başladılar. Ancak azize olanları umursamayarak Tanrı’ya dua etmeye ve Onunla konuşmaya devam etti. Şeytanlardan birtanesi bu olaya sinirlenerek kandilden bir mum yakarak azizenin üzerindeki cübbeyi ateşe verdi. Alev alan kumaş azizenin bedenini her ne kadar yaksada azize sakin bir şekilde duasına devam ediyordu. O sırada azizenin odasından dumanlar çıktığını gören bir rahibe hemen azizenin odasına gelerek cübbesine su dökerek yanan kumaşı söndürdü. Bunun üzerine azize rahibeye şunları söyledi:
- Beni neden üzdün kızım? Karşımda Tanrının beyazlara bürünmüş meleği başıma çelenk hazırlamakta idi. Onu başıma koyacağı sırada sen geldin ve o buradan uzaklaştı ve bu nedenle kutsanma şansını kaybettim.
Ateşin azizenin bedeninde yaratmış olduğu yaralar çok uzun bir sure muhteşem bir koku saçıyordu etrafa ve bu olaylardan dolayı rahibeler Tanrı’ya sürekli şükrediyorlardı. Uzun yıllar sonra Yüce Tanrı azizeye daha önceden olayları görebilme yeteneğini verdi. Bir çok inançlı kişi Tanrı’nın sevgili kuluna sırlarını açıklayıp dermen buluyordu. Azize gece olunca ise bütün insanlar adına dua etmek için bahçeye çıkıyordu. Bir gece rahibelerden bir tanesi bahçeye çıktığında hayretler içerisinde dua eden azizenin havada olduğunu gördü. O sırada bir mucize gerçekleşti. Bahçede bulunan iki tane çınar ağacı azize dua ederken saygıdan eğildiler. Bu olayları gören rahibe diğer rahibelerin inanmaması durumunu göz önüne alarak her iki ağacın ucuna mendil bağladı. Sabah olduğunda rahibeler mendilleri kimin o kadar yükseğe koymuş olabileceğini birbirlerine soruyorlardı. Böylece rahibe gördüklerini diğer rahibelere anlattı ve rahibeler hep bir ağızdan Tanrı’ya şükr ettiler. Azize mucizenin başkaları tarafından öğrenildiğini duyduğu zaman çok üzüldü çünkü onun insanların övgüsüne değil yalnızca Tanrı’nın övgüsüne ihtiyacı vardı.
Günlerden bir gün manastıra bir denizci gelerek azizeye şunları söyledi:
- Efendin ben Patmos adasından geliyorum. Yolculuğuma başlamadan kısa bir süre önce saygıdeğer yaşlı bir adam yanıma geler adının Yanni olduğunu söyleyerek bana cennetten getirdiği bu kutsallığı size getirmemi söyleyerek bana üç tane elma verdi.
Azize mutlu bir şekilde denizcinin elinden elmaları aldı. Elmaları gönderen kişinin Hz. İsa’nın öğrencisi Yuhanna olduğunu anlamıştı. Yuhanna Patmos adasında yaşamış ve orada Tekvini yazmıştır. Gözlerini dünyaya kapattığı tarih 105 yılıdır. Bu elmalar diğer elmalardan çok farklıydılar çünkü hem çok parlaktılar hemde muhteşem kokuyorlardı. Azize elmalardan bir tanesini ısırdığı anda bütün manastır muhteşem bir kokuya büründü. İkinci elmayı diğer rahibelerle paylaştı ancak üçüncü elmayı odasına koyarak orada onu muhafaza etti. Bir zamanlar bazı kötü insanlar krala giderek haksız yere bir kişinin krelın düşmanı olduğunu söylediler ve kralda adamı tutuklatarak gerçekleri öğrenmeden hapse attırdı. Bu adam şans eseri azizenin akrabası idi ve bu yüzden azizenin yardımını istemek için azizeye gittiler. Bunun üzerine azize gece dua ederek kralın rüyasına girdi ve ona Xrisovalandu manastırının başrahibesi olduğunu söyledikten sonra onu azarlayıp haksız yere hapse attırmış olduğu adamı serbest bırakmasını istedi. Kral korku içerisinde uyanarak hemen manastıra ressamlar göndererek azizenin resmini çizdirdi. Bunu yapmaktaki amacı rüyasında gördüğü kişinin gerçekten o olup olmadığına emin olmaktı. Ressamlar manastıra vardıkları zaman azize onları manastırda karşılayarak onlara krallarına gördüğü rüyanın gerçek olduğunu söylemelerini söyledi. Buna rağmen ressamlar bir fırsatını bularak azizenin resmini çizdiler. Ressamlar saraya döndükleri zaman bir türlü inanmak istemeyen krala resmi gösterdikleri anda resimden çıkan ışık onu kör etti. Kral çok korkarak hemen tutuklatmış olduğu adamı serbest bıraktı ve ardınıdan azizeye pişmanlık mektubu yollayarak kendisini tedavi etmesini istedi. Böylece azize bir kere daha dua etti ve yüce Tanrı kralı tedavi etti. Azize İrini hayatını Tanrı’ya adayarak yaşadı. Ve bu yüzden bir çok mucizeler gerçekleştirdi. Bir gün Tanrı’nın meleği azizeye görünerek gelen yılda onu beraberinde götüreceğini ve sonunun yaklaştığını azizeye bildirdi. O zamandan sonra hayatının son günü için hazırlanmaya başladı. Meleğin ona bildirmiş olduğu gün son kez Hz. İsa’nın bedeni ile kanını içti ve son elmayıda yedikten sonra bütün rahibeleri toplayarak hepsi ile teker teker vedalaştı. Hepsi ağlıyordu ve çok üzgündüler. Azize ölmeden önce rahibelere inanç ve sadelik içerisinde yaşamalarını tembih etti. Sade ve inançlı insanların Tanrı’dan bir çok özellik elde ettiklerinide onlara söyledi. Ardından yaslanarak mutluluk içerisinde dua etmeye başladı. Azize o zaman 103 yaşında idi. Canazesine bir çok insan katılmıştı azizenin. Mezarından günümüze kadar gelmiş olan muhteşem bir koku yayılmaktadır. Bu bizlere azizenin yaşamını hatırlatmaktadır. Azizenin ismini ağzına alan bir çok kişinin ise sorunları çözülüyor ve daha bir çok mucize oluyor azizenin mezarında. Azize İrini Xrisovalandu’nun yortusu kilisemiz tarafından her sene 28 Temmuzda kutlanmaktadır.

AZİZE KALLİOPİ - (ΑΓΙΑ ΚΑΛΛΙΟΠΗ)

AZİZE KALLİOPİ



Azize Kalliopi 230 yılında Roma’da dünyaya gedi. Küçük yaştan Tanrı isteği doğruştusunda yaşıyordu. Büyüdüğünde ise kendini bunula beraber hayır işlerine adadı. Bu özelliğinin yanında sıkça görülmeyen birde güzelliği vardı ve bu yüzden bir çok genç onu kendine eş olarak almak istiyordu. Azize bunlara önem vermiyordu. Azizeyi tek ilgilendiren şey İncil’i insanlara duyurmak ve fakirlere yardım etmekti.o dönemde Roma kralı putperest Dekios idi. Bir çok hristiyan onun döneminde tutuklanıyordu ve eğer putlara tapınmazlarsa hapse, işkencelere hatta ölüme bile götürülebiliyordu. Bir gün şehirde azizeninde Hristiyan olduğu duyuldu. Kral azizeyi gördüğü zaman güzelliğine hayran kalarak onu kendisine eşi olarak alacağını ve kensinine büyük bir miras vereceğine söz verdi. Azizeden tek isteği putlara tapınmasıydı. Azize cesaretle cevap verdi:
- Kralım senin bana vermek istedidiğin şeylerin benim için hiç bir önemi yok. Mesih İsa’ya olan sevgim ve inancım benim en kıymetli hazinemdir.
Gururlu kral azizenin bu sözleri karşısında küçük düşünce ondan intikam almak istedi. Askerlerine azizeyi acımasızca dövmeleri için emir verdi. Azize acı çekmesine rağmen Tanrı sevgisi adına acılara göğüs geriyordu. İşkenceyi izleyenler azizenin bağırmak yerine dua ettiğini gördüklerinde ona hayran kaldılar. Kralın emriyle askerler acımasızca azizenin göğüslerini kestiler. Azize bir an bile olsun Mesih İsa’nın yanında olduğundan şüphe duyup inancını kaybetmedi. Gerçektende işkenceciler işkenceyi bitirdiklerinde ölmekte olan azizeye melek görünerek iyileştirdi ve ona cesaret verip oradan ayrıldı. Muciyeyi gören bir çok insan vaftiz oldu ancak bencillikten körleşmiş olan kral azizeye yeni işkence hazırlanmasını emretti. Askerler azizeyi alarak bir sürü kırık kiremidin bulunduğu bir yere götürdüler. Orada azizeyi soydurup kiremitlerin üzerinde sürüklediler. Azizenin vucudundan sürekli kan akmaktaydı. İşkenceciler azizenin yaralarını meşalelerle yakıyor başkaları ise yaralarına tuz döküyordu. Azize cesaretle işkencelere ve acılara katlanıyor Tanrı’nın ona sonuna kadar güç vermesi için dua ediyordu. Daha sonra kral azizenin kafasının kesilmesini emretti böylece azize ruhunu Tanrı’ya teslim etmiş oldu. azizenin yortusu kilisemiz tarafından 8 Haziran’da anılmaktadır.

AZİZE TEKLA - (Αγία Θέκλα)

AZİZE TEKLA



Azize Tekla Konya bölgesinde dünyaya geldi ve ailesi saygıdeğer insanlar idiler. Annesi Teoklia zengin olmakla beraber putlara tapmaktaydı. Azize küçük yaşta iken ailesi onu önemli bir kişiliğe sahip olan Tamiri ile evlendirdiler. O dönemde Konya’ya Mesih İsa’nın öğrencilerinden biri olan Pavlos geldi. Mesih’in öğrencileri Tanrı’nın eğitisini insanlara yaymak ve onları eğitmek için göevliydiler. Öğrenci Pavlos Anadolu’nun ve Avrupa’nın bir çok şehrine gidiyor ve oralarda insanlara Tanrı’nın sözünü duyuruyordu. Yazdığı 14 mektup İncil’in içerisinde mevcuttur. Azize Pavlos’un eğitisini duyduğu zaman o kadar duygulandıki üç gün boyunca evinin camından Tanrı’nın kurtuluş sözlerini dinliyor ve başka hiçb ir şeyle ilgilenmiyordu. O zamanlar azize 18 yaşlarındaydı. Tamiris eşinin yalnızca Tanrı sözünü yayan Pavlos ile ilgilendiğini gördüğü zaman Pavlos’u cezalandırmak istedi. Bir çok kişiyi yanına alarak Pavlos’un bulunduğu yere gittiler. Pavlos’u yakalayarak bölgenin savcısına götürdüler. Orada Pavlos’u eğitisyle kocaları eşlerinden ayırmakla suçladılar. Böylece yargıç Pavlos’un cezasının kararlaştırılmasına kadar hapse atılmasını emretti. Azize Pavlos’a verilen cezayı öğrendiğinde hemen hapse giderek bekçilere altın ve pahalı eşyalar vererek Pavlos’a ulaşmayı başardı. Azize kimliğini açıkladıktan sonra Pavlos’tan onu Mesih İsa hakkında eğitmesini istedi. Aradan saatler eçmeden Tamiris eşinin hapishanede Pavlos’un yanında olduğunu öğrendi. Hemen yargıça giderek olanları anlattı. Bunun üzerine yargıç ikisini yargılamak için yanına çağırdı ancak yargıç herhangi bir suç bulamadığından onları cezalandırmadı. Bunun üzerine Tamiris’in toplamış olduğu halk ayaklanarak cezalandırılmalarını istedi. Azizenin annesi nefret içerisinde:
- Tekla’yı yakinki bütün kadınlar örnek alsınlar ve kocalarını terk etmemeyi öğrensinler.
Halktan korkan efendi azizenin yakılmasını emrettikten sonra Pavlos’un kamçılarla dövülmesini ve daha sonra şehirden kovulmasını emretti. Etrafta bulunan bazı çoçuklar azizenin yakılacağını duyduklarında odun ve tahta toplamaya gittiler. Daha sonra askerler azizenin elbiselerini çıkarttılar ve onu ateşe attılar. Aziz Tekla Mesih İsa adına acı çeken ilk kadın şehit olduğundan ona İlkşehit adı verilmiştir. Azize korkusuzca ateşin içine girdi. O anda gökler açılarak şiçşekler çakmaya yıldırımlar düşmeye başladı. Azizenin ölümünü izlemeye gelen bir çok kişi orada can verdi. Bunun üzerine Tanrı’ya şükreden azize hemen Pavlos’un yanına giderek onunla beraber yoculuğunda eşlik etti. Böylece azize Pavlos’un öğrencisi oldu. Tanrı’nın öğrencisinin bir diğer durağı Antakya idi. Orada Aleksandros adında zengin bir efendi yaşamaktaydı. Bu efendi azizeyi gördüğü zaman gücüne güvenerek azizeye saldırdı ve onu zorla öpmeye başladı. Azize cesaretle adamı iterek:
- Bırak beni Tanrı korkusu bilmez adam. Ben Konya’da zengin biriydim ve Tanrı yolunda yaşamak istediğim için beni oradan kovdular bu yüzden benden uzak dur.
Daha sonra azize adamın elbisesini çekerek yırttı. Aleksandros bu harekete o kadar sinirlendiki komutanlarından bir tanesi onu öldürmesi için emir verdi. Komutan azizeyi ölüm gününün belirlenmesi için Sezar’ın akrabası olan Trifena adında bir kadına teslim etti. Bu kadın saygıdeğer bir insandı ve kısa bir zaman önce kızı vefat etmişti. Azizeyle konuştukça onu kızı gibi hissediyor ondan ayrılmak istemiyordu. Üç gün sonra Aleksandros’un emriyle askerler azizeyi alarak Antakya tiyatrosuna işkence yapmaya götürdüler. Trifena hiç bir şeye aldırmadan sanki kendi kızıymış gibi ağlayarak azizeyi arkadan takip ediyordu. Stada vardıklarında askerlerden bir tanesi azizeyi aç bir aslanın önüne attı ama aslan Tanrı isteği ile sakinleşerek saygı gösterisi olarak azizenin yanına gitti ve ayaklarını yaladı. Bu gösteriyi izleyen halk hemen hristiyan oldu ve azizeye saygı duydular. Böylece Trifena stada girerek azizeyi aldı ve tekrar evine götürdü.
Anı gece Trifena’nın vefat etmiş olan kızı ona rüyasında görünerek şunları söyledi:
- Anneciğim Tekla’yı kızınmış gibi sev çünkü o benim Haklılar mekanına konulmamı isteyebilir.
Trifena korku içerisinde uyanarak azizeye şunları söyledi:
- Tekla kızım lütfen kızımın ruhu için dua et çünkü bu onun isteğidir.
Aziz Tekla kadının bu isteğine uyarak Tanrı’ya kızının ruhunun cennete kabul edilmesi için dua etti. Bir diğer yandan Aleksandros’un nefreti bir türlü bitmek bilmiyordu. Bir kez daha tutuklanarak vahşi hayvanların arasına atılmasını emretti. Kısa bir zaman önce azizeye zarar vermeyen aslan azizeyi bu seferde mucizevi bir şekilde kendisi korudu. Ayı azizeyi öldürmek için saldırdığında aslan ayıya saldırarak öldürdü. Başka hangi hayvanda azizeye saldırıyorduysa aslan onları kovuyordu. Daha sonra azizeyi vahşi boğalara ettılar ancak bir kere daha hayvanlar azizeye dokunmadılar. Gördüklerine çok sinirlenen Aleksandros azizenin yırtıcı balıkların bulunduğu bir göle etılmasını emretti. Azize suya etılırken şunları söyledi:
- Baba Oğul ve Kutsal Ruh adına bu sularda vaftiz oluyorum. Bu benim günahlarımın bağışlanması için ve sonzuz hayata kavuşmam için.
Böylece hiç bir zaman vaftiz olmamış olan azize vaftiz olarak hristiyan oldu. İnancı sayesindede Tanrı bunu kabul etti. Trifena bütün bu mucizeleri gördüğünde kendinden geçerek bayıldı. Aleksandros Sezar’ın akrabası olan Trifena’nın başına gelenleri Sezarın öğrenmesinden korktuğu için azizeyi serbest bıraktı. Böylece azize memleketine dönerek Hristiyanlığı eğitmeye başladı. Kocası Tamiris vefat etmiş annesi ise hayattaydı. Annesinin taş kalbini yumuşatmak ve Mesih’i annesine her ne kadar anlatmaya çalıştıysada tüm çabaları boşunaydı. Bunu üzerine şehrinden ayrılan azize bir çok şehire giderek Tanrı sözünü insanlara duyurdu ve bir çok putperest Gerçek Tanrı’ya inanarak vaftiz oldular. Azize Tekla kilisemiz adına büyük bir iş yaptığından kilisemiz onu Mesih’in öğrencileriyle eş değere getirdi. Azize bir gün bir yolu takip ederken Selefkias bölgesindeki Kalamon dağına vardı. Bunun Tanrı isteği olduğunu anlayarak kendine bir mağara bularak orada dua ve oruçla yaşamaya başladı. Bir çok insan ona gelerek öğüt alıyordu azizede onları sevgiyle eğitiyordu. Tanrı azizeye insanları iyileştirme özelliği verdiğinde azize bir çok hastayı tedavi etti. Aralarında körler sakatlar ve daha bir çoğu bulunmaktaydı. Putperestler azizenin Tanrıça artemisin elçisi olduğunu zannettiler. Hatta akılsızlar azizenin yaptığı mucizelerin tanrıçadan olduğunu sandılar onu kıskandıkları içinde bazı gençlere para ödeyerek azizenin temiz ruhunu bozmak istediler. Azize gençleri gördüğü zaman olacakları anladı ve onu koruması için Tanrı’ya dua etti. Duasının ardından mağaranın içindeki bir taş ikiye yarılarak azizenin bedenini yarısına kadar kapladı gençler ise şaşkın bir halde şehirlerine geri döndüler. Azize 90 yaşında gözlerini kapadı. Azize Tekla’nın yortusu kilisemiz tarafından 23 Eylülde anılmaktadır.

12 Ocak 2009 Pazartesi

ATİNA’LI AZİZE FİLOTEİ - ΑΓΙΑ ΦΙΛΟΘΕΗ

ATİNA’LI AZİZE FİLOTEİ



Azize Filotei Türklerin Yunanistanda iktidarda bulunduğu zamanda Atinada doğdu. Annesinin adı Sirigga ve babasının adı ise Aggelos Benizelos idi. İkiside Tanrı’ya bağlı insanlardı ancak Sirigga kısır olduğundan ikiside çok üzülüyordu. Ve böylece sürekli Tanrı’ya onlara bir çocuk bağışlaması için dua ediyorlardı. Bir gün Sirigga Meryem ananın kilisesine her zaman olduğu gibi gene dua etmeye gitti. Ancak kilisede uyuyakaldı ve o zaman rüyasında Meryem ananın ikonasından çıkan çok parlak bir ışığın karnına doğru geldiğini gördü. Uyandığı zaman dualarının kabul olduğunu anladı. Gerçektende kısa bir zaman sonra hamile kaldı ve bir kız çocuğu doğurdu. Çocuğun adını Regula koydular.Regula büyüdükçe giderek annesine benziyor ve onun yolunda ilerliyordu. Oniki yaşına vardığında Andrea adında genç ve zengin birisi Regulayı kendine eş olarak istedi. Regula evlenmeyi değil kendini Tanrı’ya adamak istiyordu. Ancak ailesi başka çocukları olmadığından Regulaya Andrea ile evlenmesi için baskı kuruyorlardı. Böylece Regula kendi rızası dışında Andrea ile evlenmek zorunda kaldı. Andrea Tanrı korkusu tanımayan ve dünya malına çok düşkün bir insan olduğundan Tanrı korkusu ve sevgisi ile yaşamakta olan karısına kötü davranıyordu. Bir çok sefer onu acımasızca dövüyor ona işkence ediyor ve onu üzüyordu. Andreasın evde olmadığı bir gün iyi kalpli Regula fakirlere yardım etmek istedi ve böylece evinde bulunan yağ küpünden bolca fakirlere verdi. Ancak kocasının küpü boş bulup onu dövmesinden korkuyordu. Bunun üzerine küpe su doldurarak kocasının bir şey anlamasını engelleyecekti. Bu olay üzerine yüce Tanrı Regulanın temiz kalbi için mucize yaptı. Su yağa dönüşerek Regula kocasının acımasızlığından kurtulmuş oldu. Bir çok seferinde Regula kocasının bu davranışlarını düzeltmek amacı ile ona sevgi ile konuşuyor ve Tanrı’ya ona sabır vermesi için sürekli yalvarıyordu. Ancak Andrea hiç bir şey için pişmanlık duymuyordu. Regulayı üzmeye ve ona kötü davranmaya devam ediyordu. Aradan üç sene geçtikten sonra Andrea vefat etti ve böylece Regula acılarından kurtulmuş oldu. Bu olaydan sonra ailesi ona tekrar evlenmesini çünkü onu isteyenlerin çok olduğunu söyledi. Ancak Regula babaevine dönerek orada kendisini iyice Tanrı’ya adadı. Oruç tutup dua ediyor Kutsal kitabı okuyup sürekli Tanrı yolunda ilerliyordu. Bir gece rüyasında Aziz Andreası gördü. Aziz Reguladan bir kadın manastırı inşa etmesini istedi. Regula hemen emre kulak verip Atina’da evine yakın bir mekanda manastırı inşa etti. Manastırı inşa ettikten hemen sonra manastıra vefat eden kocasının adını verdi ve kendisi orada rahibe olarak Filotei adını aldı. Kendisi ile birlikte evinde Tanrı sevgisi ile yaşayan hizmetçilerde manastırda rahibe oldular. Bunlardan başka içinde Tanrı sevgisi bulunan ve Tanrı yolunda ilerlemek isteyen başka kadınlarda manastıra gelerek orada rahibe oldular. Zaman ilerledikçe Azize Filotei hastaneler, yaşlıhaneler ve benzeri kurumlar kuruyor insanlara elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Bundan başka yetim olan kız çocuklarını büyütüyor devamında okutup onları evlendiriyordu ancak eğer yetim olan kızlar isterlerse onları rahibe yapıyordu. Bir zamanlar insanların çoğu azizeye adanmış olan bir bölgeye akın ediyorlardı. Bunun sonucunda ise kimse manastıra gelmiyordu ve böylece manastır her geçen gün fakirleşti ancak azize rahibelere sabırlı ve inançlı olmalarını tembih etti. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra büyük bir mucize yaşandı. Manastıra gelen iki soylu adam manastıra büyük bir miktarda bağışta bulundular. Rahibeler mucizeyi gördükleri zaman Tanrı’ya şükrettiler. Rahibelerin her geçen gün çoğalması nedeni ile azize bir çok yere manastırlar inşa etti. Bir gün manastıra azizeye dört tane kadın gelerek azizeden onları manastırda saklamasını çünkü Türk olan efendilerinden kaçtıklarını ve kaçmalarının nedeninin ise efendilerinin kendilerinin dinlerini zorla değiştirmek istemesi idi. Ancak efendiler rahibenin kadınları manastırda sakladığını öğrendikleri zaman manastıra saldırıda bulundular. Azizenin hasta olmasına rağmen onu zorla alı koydular ve buda yetmezmiş gibi bölgedeki Türk komutanın emri ile onu hapse attılar. Ertesi gün komutan kendisine din değiştirmeyi mi yoksa ölmeyi mi tercih ettiğini sordu. Bunun üzerine azize Müslüman olacaşına Baba Oğul ve Kutsal Ruh adına ölmeyi cesaretle tercih etti. O sırada mekana azizeyi seven bir kaç zengin hristiyan geldi. Komutana iyi bir miktar ödedikten sonra komutan azizeyi serbest bıraktı. En sonunda o dört kadın rahibe olarak hayatlarını bir adada bulunan manastırda sürdürdüler. Bir diğer yandan Türkler rahibenden genç ve bakire kızları kendilerinden koruduğu için nefret ediyorlardı. Bir gece rahibe kilisede dua ederken kilisenin içine giren beş Türk kendisine saldırarak onu dövdüler ve ağır bir şekilde yaraladılar. Bunun ardından onu taştan bir direğe başlıyarak yarı ölü bir halde orada bırakarak oradan uzaklaştılar. Azizeyi orada diğer rahibeler bularak Kalogreza bölgesindeki manastıra götürdüler. Azize Tanrı’ya O’nun için çile çekmeye layık olduğundan şükretti.kısa bir süre sonra 19 şubat 1598 yılında yorgun kalbi artık çarpmıyordu. Yirmi gün sonra azizenin vucudu muhteşem bir şekilde kokuyordu. Atina’lı azize Filotei’nin yortusu kilisemiz tarafınadan vefat ettiği ğün olan 19 şubatta kutlanmaktadır.

7 Ocak 2009 Çarşamba

AZİZE EKATERİNİ (Αγία Αικατερίνη)

( Η ΑΓΙΑ ΑΙΚΑΤΕΡΙΝΗ) AZİZE EKATERİNİ




HARALAMBOS D. VASİLOPULOS
Arhimandrit



KRAL SOYLU

Azize Ekaterini, insanlar tarafından en çok sevilen azizelerdendir. İnsanlar onun adına görkemli mabetler inşa ediyorlar. Hatipler onun için en güzel övgüler söylemişlerdir. İlâhi yazarları onun için en güzel ilâhileri yazmışlardır. En büyük azizler ressamları da onun simasıyla uğraştılar. Ressamlar da onun için en harika ikonaları yapıyorlar.
Ancak, neden bu kadar halkın sevgisini kazanmıştır? Çünkü onun başarıları büyüktü. Göreceğimiz gibi, gerçekten de, onun faaliyetleri ve yaptıkları muhteşemdi.
Azize Ekaterini, gayet çok bir elen şehri olan Mısır’ın İskenderiye şehrinde dünyaya gelmiştir. Onun ailesi, en büyük ve en sayılı ailelerdendi.
Kökeni kral ailesine dayanıyordu. O, Ptolemeos’ların, Mısır krallarının torunlarındandı. Babasının adı Konstas idi. Roma İmparatorluğunu idare edenler tarafından, Kıbrıs kaymakamı olarak tayin edilmişti. Ancak, daha sonraları, İskenderiye’ye tayin edildi. Kıbrıs’ta ise bir kardeşi kaldı. Fakat, Azize Ekaterini’nin babası vefat ettiği vakit, amcasının olduğu yere, Kıbrıs’a götürüldü. Azize Ekaterini’nin Hıristiyanlığa karşı sempati duyduğunu öğrendiği zaman onu hapishaneye kapattı. Önceleri Salamina’ya, sonra da Baf’a. Sonra da, onu oradan yine İskenderiye’ye gönderdi. Bugün için, Kıbrıs’ta, antik Salamina kentinin mezarlığına yakın bir yerde, “Azize Ekaterini Hapishanesi” denilen bir hapishane bulunmaktadır.

Şahane bir eğitim

Azize Ekaterini çok zeki olup eğitim ve öğretime çok meraklı idi. On sekiz yaşına kadar, Elen ile Roma eğitim ve ilmini son derece iyi öğrendi. Homeros ile Virgilios gibi büyük şairleri de öğrendi. Tıp okudu. Hipokrat ile Galinos doktorları okudu. Ancak, daha fazla felsefeyle meşgul oldu. Aristoteles, Eflatun, Filistion gibi ve daha başka filozofları, avucunun içi gibi biliyordu.
Dionisios ve Sivilla gibi büyük büyücü ve gizli güçlerle uğraşanlarla da meşgul oldu. Hitabet ve belagat gibi ilimleri de son derece iyi öğrendi. Birçok lisan da öğrenmişti. Edindiği bilgelik ve zekâsı o kadar üstündü ki, onu dinleyen ve gören kişi hayretler içerisinde kalıyordu.

Bekâret hayatı
Güzelliği ve yakışıklılığı son derece çoktu. Büyüdüğünde, bir taraftan güzelliği ve endamı, diğer taraftan bilgeliği ve aldığı eğitim, birçok bey, yüksek rütbeli ve zengini etkilemişti. Asker kökenliler, senatörler, kültürlü kişiler ve süper zengin kişiler, onunla evlenme teklifinde bulundular. Sadece İskenderiye’den değil, Roma’dan da onu isteyenler olmuştu.
Ancak, Azize Ekaterini, herkese, evlenmek istemediğini kibarca ve alçakgönüllülükle cevap veriyordu. Bu konu üzerinde kendisine baskı yapıldığı vakit, Azize Ekaterini, yalnız yaşamak ve hayatını bekâretiyle geçirmek istediğini söylüyordu.
Annesi ve akrabaları sosyetik düşündükleri için ona her gün baskı yapıyorlardı. Ailenin ismi kaybolmaması için kendisinin evlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Bu kadar güzelliği olan, böyle bir eğitim almış, bu kadar da zengin ve meşhur bir aileden gelen bir kızın bekâr kalması yazıktır, diyorlardı kendisine. Sonra da Azize Ekaterini, annesi ve diğer akrabaları onu rahatsız etmemeleri için, onlara dedi:
Dediğinize göre, diğer kızlardan daha üstün meziyetlere sahip olduğum meziyetleri olan bir genç delikanlı bulun ki onunla evleneyim. Çünkü ben, benden daha aşağıda olan birisini kabul etmem. Evet, lütfen her yerde arayınız. Fakat, tek bir meziyeti, soylu olmayışı, zenginliği, bilgeliği veya güzelliği benden az ise, bilesiniz ki onunla evlenmem.
Roma İmparatorunun oğlu ve daha başka yüksek rütbeli kişiler vardır. Bunlar hem soylu ailelerden gelir, hem de senden daha zengindirler. Sadece güzellik ve eğitimde senden biraz daha aşağıdadırlar.
Ben size demiştim, madem ki benden daha aşağıdadırlar, öyleyse onlarla evlenmeyi kabul etmem.

Münzevi önderlik eder

Annesi, Azize Ekaterini’yi evlenmesi için kandıramadığını gördüğü an, aziz, bilge ve Hıristiyan, Ananias adında bir kişiye danışmayı düşündü. Bu kişi, şehrin dışında, kimsenin olmadığı bir yerde saklı olarak, münzevi bir hayat yaşıyordu. Azize Ekaterini’yi aldı ve ona danışmaya gittiler.
Münzevi onları dikkatle dinledi. Temiz aklına, Azize Ekaterini’nin sözleri damgasını vurdu. Azize Ekaterini’nin kalbini İsa Mesih’e yakınlaştırmayı düşündü.
Ben şahane bir damat biliyorum, dedi kendilerine. Bu senin dediğin meziyetlerin tümünde seni arkada bırakır. Sen onu geçemezsin.
Azize Ekaterini bunları duyar duymaz, yüzünün rengi soldu. Azize Ekaterini sandı ki, herhangi bir bey oğlu olacak ve şimdi de reddetmekte zorlanacağına inanmıştı.
Yahu, gerçekten de böyle bir adam var mıdır?
Evlâdım, görüyorsun ki ben ak sakallı yaşlı biriyim. Hiçbir zaman da yalan söylememeye şart koşmuşumdur. Çünkü bunu bana Allah yasak etmiştir.
Madem ki iş böyle, bu gençle karşılaşıp onu görebilir miyim? Azize Ekaterini ona sordu.
Elbette ki görebilirsin. Münzevi kendisine cevap verdi. Yeter ki benim sana dediklerimi dinlemiş olasın.
Peki öyleyse, diye kendisine cevap verdi. Çünkü ben seni, saygın ve bilgili bir ihtiyar olarak görüyorum.
Bak ve dinle evlâdım. Kucağında İsa Mesih’i tutan şu Meryem ananın bu ikonasını al. Sonra da evine git. Odanın kapısını kapat ve tüm gece dua et. Meryem ana seni aydınlatacak ve sana kılavuzluk edecektir. Yarın yine gel, konuşalım.

İsa Mesih onu reddediyor

Gerçekten de, Azize Ekaterini, Meryem ana’nın ikonasını münzevi ihtiyardan alıp evine, düşünce ve sorularla gitti. Oradaki şatosunda, hiç kimse tarafından rahatsız edilmeme emrini vererek, ihtiyar münzevinin tavsiyesi gereği, odasına yapayalnız kapandı.
Bütün gece sürekli duada bulundu. Ancak, aşırı yorgunluk ve heyecandan dolayı gece yarısında kendisini uyku bastırdı. Uykusunda ne görsün!
Gökyüzünün Kraliçesini, Bakire Meryem ana’yı görür. Kucağında da İsa Mesih olduğu hâlde. İsa Mesih güneşten daha fazla aydınlık saçıyordu. Ancak, ona değil de annesine bakıyordu. Azize Ekaterini onun yüzünü göremiyordu. Ayna zamanda, rüyasında, yer değiştirdiğini de görür. Onun yüzünü ve bakışını görebilmesi için diğer tarafa gittiğini görür. Ancak İsa Mesih yüzünü başka tarafa çevirdi. Bu üç defa tekrarlandı. Üçüncü defasında, Meryem ana’nın şöyle dediğini işitir:
Evlâdım, Ekaterini kuluna bir bak. Bak ne kadar güzeldir, yakışıklıdır, parlaktır.
Hayır, diye cevap verir İsa Mesih. Çirkin, siyah ve karanlıktır. Ben ona bakamam.
Ama o, tüm filozoflardan ve hatiplerden daha bilge bir kişidir. Bu memleketin en kibarı ve en zenginidir, der Meryem ana.
Anne, ben de sana diyorum ki, cahildir, fakirdir ve horlanmaya lâyıktır. Bu bulunduğu durumda olduğu müddetçe, benim yüzüme bakmasına rıza göstermem.
Evlâdım, bu genç kızı hor görme. Senin son derece parlak yüzünü görebilmesi için kendisine yardımcı ol, der Meryem ana.
Bu ikonayı kendisine veren o yaşlı münzeviye gitsin. O kişi ona ne derse onu yapsın. Sadece bu yolla yüzümü görebilecektir. Saadetini bulacak ve tasvir edilemez bir sevinç hissedecektir.
Dediğimiz gibi, Azize Ekaterini bunları uykusunda gördü ve sarsılmış bir durumda uykusundan uyanıverdi.

İlâhî nişanlanmanın yüzüğü

O yaşlı münzeviyi karşılamak için, gece hemen hemen diğer kadınlarla başlamış oldu. Oraya vardığı zaman, gözyaşları içerisinde o yaşlı adamın ayaklarına kapanarak rüyasında gördüklerini bütün incelikleriyle anlatmaya başladı. Sonra da ondan, ne yapması gerektiği hususunda kendisine söylemesini istedi. böylece de İsa Mesih’in yüzünü görecekti.
Münzevi, fırsatı elden kaçırmadı. Hıristiyan inancı hakkında kendisine konuştu. Evrenin dinsel sırları ve insanın yaradılış gayesi hakkında da konuştu. Daha sonraları İsa Mesih için konuştu. İsa Mesih’in insan nesline gösterdiği sevgi hakkında konuştu. Gökyüzü Krallığını terk edip yer yüzüne gelişini ve her can için çarmıha gerilişini. Keza, İsa Mesih’e dönebilen insanların hissettikleri saadet için, İsa Mesih ile birleşip O’nun gelinleri olanlar için de kendisine konuştu.
Tüm bunları Azize Ekaterini büyük bir dikkatle dinledi. Azize Ekaterini’nin bilge aklı ve narin yüreği, Hıristiyan inancını içine almakta gecikmedi. Hem de vaftiz olmak istedi. O zamana kadar vaftiz edilmiş değildi. Gerçekten de, yaşlı münzevi, İsa Mesih’e olan sevgisini görünce Azize Ekaterini’yi vaftiz etti.
Şimdi mesrur bir hâlde, şatosuna gitti ve bütün gece İsa Mesih’e dua etti. O ne sevinçti. Ne saadet... Ancak kendisini uyku aldığında, yine kucağında İsa Mesih ile beraber Meryem ana’yı görür. Fakat, bu defa İsa Mesih gözlerini başka tarafa çevirmedi. Azize Ekaterini’ye tatlı ve sakin bir bakışla baktı.
Şimdi sana bu genç kız nasıl görünüyor? Diye annesi Meryem ana ona sordu.
Evet, şimdi tamam, diye cevap verdi. Şimdi parlak, meşhur, zengin ve çok bilen oldu. Eskilerden hiçbir şey üzerinde bulamıyorum. Karanlık uzaklaştı. Onun çirkinliği yok oldu. Onun fakirliğiyle cahilliği yok oldu. Şimdi o iyidir. Şimdi meziyet ve nimet doludur. Bana gelin olması için kendisine nişanlanmaya karar vermiş bulunuyorum.
O vakit Azize Ekaterini yere düştüğünü ve gözyaşları içerisinde kendisine şöyle dediğini gördü:
Ey en şanlı İsa Mesih, ben senin Krallığını görmeye lâyık değilim. Fakat, senin mütevazı bir kulun olmaya bana nasip et.
O vakit de -her zaman rüyasında- Meryem ana onun sağ kolunu tutup Azize Ekaterini’ye şöyle dediğini görür:
Oğlum, onunla nişanlanmak için yüzüğü ona ver. Ebedî Krallığına onu da lâyık gör.
Gerçekten de! İsa Mesih onun parmağına güzel bir yüzük taktı ve Azize Ekaterini’ye dedi:
“Bak, bugün seni ebediyete kadar gelinim olarak alıyorum. Bu anlaşmamayı harfiyen tut ve artık yer yüzünde başka damat almayasın”.
Azize Ekaterini, İsa Mesih’in bu sözleriyle uyandı. Sağ eline baktı ve sağ elinde, mucizevî bir şekilde, yüzüğün olduğunu görür. Oysa hayatında yüzük taktığı yoktu!
O zaman kalbi, kutsal heyecan ve ilâhî aşktan dolup taştı. O vakitten sonra kendini tamamen İsa Mesih’e adadı.
İsa Mesih’e karşı hizmette yorulmak bilmez

Azize Ekaterini’nin Hıristiyanlığa dönüşü, orada İskenderiye’de herkesin dikkatini çekti. Sözlüsü İsa Mesih’in hoşuna gidebilmesi için birçok güzel işler yapmaya çalışıyordu. Her zaman İsa Mesih’i düşünüyordu. İsa Mesih için mütalaa ediyordu. İsa Mesih için yaşıyordu. İsa Mesih için hiç yorulmadan çalışıyordu.
Hıristiyan bakire timsali oldu. Ancak, başka kızların ve de birçok kişinin putperestlik karanlığında olduklarını gördüğü vakit, Azize Ekaterini’nin kalbi sızlıyordu. Çünkü onlar İsa Mesih’i tanımıyorlardı. Onun için de, İsa Mesih’in dinini yaymak için tüm gücüyle çalışmaya başladı. Hitabeti, belâgatı ve güzel örneğiyle birçok kişiyi İsa Mesih’in dinine çekmeyi başardı. Bilhassa da kültürlü kişileri. Ağlarını oraya atmıştı: Elit tabakaya ait olan soylu ve kültürlü ailelere.
İncil sayesinde tehlike ve zahmetleri hiçe sayardı. Kutsal görevini sadece İskenderiye’de değil, etraftaki bölgelerde de görevini ifa ediyordu. O, yorulmak nedir bilmiyordu.

Tiran emir veriyor

Fakat, Azize Ekaterini’nin bu işi kolay ve tehlikesiz değildi. Azize Ekaterini’nin yaşadığı o dönemde, Hıristiyanlık sürekli ve acımasız bir kovuşturma altındaydı. Kim, Hıristiyan’ım diyorsa, kim Hıristiyanlığa inanıyorum diyorsa, sanki ölüm fermanına imzasını atıyor gibiydi. İfadelerden sonra çileler başlıyordu. Korkunç ve feci çileler. Bunlar da her zaman ölümle bitiyorlardı. Fakat, her zaman din şehitleri de vardı. Şehitlerin sesi her zaman kuvvetli işitiliyordu:
Ben Hıristiyan’ım! İsa Mesih’e inanıyorum! İsa Mesih’in mensubuyum! O’nun dini için ölüyorum!
Hıristiyanlığın bu sesleri, her gün, atalet içerisinde, vurdumduymaz ve soğumuş olan putperestlerin kalplerini sarsıyorlardı. Stadyumlarda, kamuya ait parklarda, hipodromlarda, yollarda ve her yerde, ağızlarında İsa Mesih adıyla Hıristiyanların öldüğünü görüyordun.
Bu kovuşturma, korkunç ve canavarca yapılıyordu. Ancak, Hıristiyanların da sesleri kuvvetli, ateşli ve çeliktendiler.
Hıristiyanlar düşmanından bir tanesi de Mısır yöneticisi, Maksiminos idi. Bu kişi, sadece bir ayda, Mısır’da, YÜZ SEKSEN BİN KİŞİ (180.000) Hıristiyan katletti ve yaktı. Azize Ekaterini zamanında yaşadı. Bu kişi, hissiz putlara çok saygı gösteriyordu. Keza, bu putlara, şahane bir kurban kesmek istiyordu. Onun için de, idare ettiği tüm bölgelere, şehir ve köylere emirler yolladı. Herkes kurban sunmak için başkent İskenderiye’ye gelmesini istedi. Onun o emri şöyle son buluyordu:
Kim ki, cesaret edip emrimi hiçe sayar ve başka tanrıya ibadet ederse, bilsin ki, cezam korkunç ve sert olacaktır.
Halk ve beyler kurban sunmak için başkente doğru koşmaya başladılar. Bazıları yanlarında öküzler taşıyor, bazıları koyun, bazıları keçiler ve bazıları da ne bulmuşlarsa götürüyorlardı. En fakirleri de yanlarında ne bulmuşlar ise onu getiriyorlardı. Velev ki bir tavuk bile olsa.
O iğrenç gün, kurban günü geldiği zaman, ki bir hayvan pazarını andırıyordu, önce o imansız tiran Maksiminos kurbanını sundu. Yüz otuz tane boğa kurban etti. Devamında da idareci ve daha başka rütbeli kişiler ve beylerin kurbanları kesildi. O zaman, yanan hayvanlardan çıkan dumanlarla şehir dumanlar içinde kaldı. Kebap kokusu çok uzaktan hissediliyordu. Bir karışıklık, bir korku ve bir ümitsizlik bütün şehre hakimdi.
Azize Ekaterini korkusuz
Azize Ekaterini, halkın zorla ve korkmuş bir durumda, putlara kurban sunmak için koşuştuğunu görünce çok üzüldü. O biliyordu ki, korkularından bedenlerini kurtarmak için, birçok kişi, dinlerini feda ediyor ve canlarını kaybediyorlardı.
O zaman Azize Ekaterini, bu günahtan Hıristiyanları tutabilmek için, kahramanca bir karar aldı. Bütün şehri dolaşıp, Hıristiyan olanlara, o putperest ayinlerine gitmemelerini ve o putlara kurban sunmamalarını tavsiye ediyor ve onlara cesaret veriyordu.
Ancak, putperestlere de diyordu, mantıklı ve akıl sahibi olan insan gibi bir varlığın, taştan ve ağaçtan yapılmış olan cansız ve hiçbir güçleri olmayan putlara ibadet etmek ve kurban sunmak aptalca yapılmış bir harekettir.
Tek gerçek Tanrı olan, yeri ve göğü yaratana inanın. O’nun oğluna, İsa Mesih’e inanın. O ki bizim için çarmıha gerildi.
Azize Ekaterini’nin bu cesaretinden Hıristiyanlar da cesaret alıyorlardı. Onun belagatı ve hitabetinden de birçok putperest İsa Mesih’in dinine dönüyordu.
Azize Ekaterini, İskenderiye şehrinin, sadece boğa kanları içerisinde değil, Hıristiyan kanları içerisinde de yüzeceğini önceden görmüştü. Onun için de, şatosundan yanına bazı köleleri alıp, cesaretle, Serapida tapınağına doğru yürüyordu. Orada Maksiminos diğer beylerle putlara kurbanlar sunuyordu.
Azize Ekaterini oraya tam varır varmaz, ana kapının girişinde durdu. Orada olanların gözleri Azize Ekaterini’nin üzerine odaklandı. Azize Ekaterini’nin bedensel ve ruhî güzelliği onları mıknatıs gibi çekti. Yüzü parlıyor ve gözleri ışıldıyordu. O bulunduğu noktadan, Kaymakama ciddi bir şeyler söylemek istediğini söyledi.
Maksiminos, Azize Ekaterini’nin içeri girmesine emir verdi. Ana kapının nöbetçileri onu içeriye saldılar. Azize Ekaterini, ciddi, güzel ve muhteşem bir duruşa sahip olmasıyla, içeriye doğru ilerledi. Herkes onu heyecanla takip ediyordu. Kaymakamın önünde durdu. Önce bir eğildi ve sonra da, bir kadın için çok nadir olan sabit bir sesle ona dedi:

Azize Ekaterini

Kral hazretleri, geçici ve hissiz olan putlara, tanrılar gibi ibadet etmeniz büyük bir ayıp değil midir? Bari sen, bilge olan Diodoros’a inanmıyor musun? Onun dediklerine inanmıyor musun? Sizin tanrılarınız, insan eliyle yapılmış ve hayatlarını da sefîlâne bir şekilde bitirdiklerine inanmıyor musun? O senin bilge kişin demez mi ki, ölümsüzlerin adlarını aldılar, çünkü, onlar hayatlarında kahramanca bir iş yapmışlardır? Sonra da, onları hatırlamak için, onlara bazı heykeller yapmışlardır. Siz de şimdi, sanki onlar tanrılarmış gibi, dua ediyorsunuz. Ne kötü bir durum! Daha başka bir bilge kişi olan Plutarhos. Bu şekil heykellere ibadet edenleri hor görmüyor mu?
Kralım, bu kadar canın kaybolması için, sen sebep olma. Onları karanlığa doğru sürükleme. Çünkü senin cezan ebedî Cehennem’de çok korkunç olacaktır.
Bilesin ki, siz hepiniz bilesiniz ki, gerçek Tanrı ve ölümsüz olan Allah bir tanedir. O ki, bizim kurtuluşumuz için insan olmuştur. O’nun gücüyle krallar saadet içindeler ve memleketleri idare ediyorlar. Bu Allah’ın, kurbanlara ve yanmış hayvan bedenlerine ihtiyacı yoktur. İstediği tek bir şeydir: O’nun koyduğu ilkelerini uygulamaktır. O’nun emirlerini yerine getirmektir.
Maksiminos bunları işitir işitmez, şaşakaldı. Bir an için sessiz ve düşünceye daldı. Sonra da hiddet dolu ve Azize Ekaterini’ye galip gelememenin tesiriyle dedi:
Önce kurbanlar işini bir bitirelim, sonra da senin sözlerini daha iyi dinleriz...
Kurban işi bittiği vakit, Maksiminos, hiddet dolu ve sarsılmış bir durumda saraya döndü. O cesaretli genç kızı derhal önüne getirmelerini istedi. Azize Ekaterini’yi karşısında gördüğü vakit, hiddet dolu bir durumda, kendisine sordu:
Bana söyler misin, sen kimsin ve ne demek istiyordun?
Ben, senden önce burasının kaymakamı olan Konstas’ın kızıyım. Adım da Ekaterini’dir. Felsefe, hitabet, geometri, tıp ve yabancı diller okudum. Ancak, bunların tümünü hiç sayıyorum. Bunların hepsinin yerine, ki bunlar o kadar da boş ve geçici şeylerdir, ben İsa Mesih’in peşinden gidiyorum.
Tiran, ona suskun bir bakış attı. Azize Ekaterini’nin güzelliği çok farklı bir şeydi. Ancak, bu hayranlığı esnasında, Azize Ekaterini’nin güzelliği ile alâkalı bir şey söylemek istedi. Fakat Azize Ekaterini ona hemen cevap verdi:
Ben dedi: “Ölülerin külü ve toprağım”. Toprak ve kül. Ve yine de, benim Allah’ım, (senin tanrıların, şeytanlar değil) bana değer verdi ve bana meleklere has bir yüz verdi. Bundan, benim Allah’ıma hayran kalmanız gerek. O Allah ki, toprağa ve maddeye bu kadar ahenk ve cazibe vermiştir...
Benim ölümsüz tanrılarıma kötü şeyler söyleme, dedi Maksiminos.
Hangi büyük hatada olduğunu anlayabilmen için, zavallı adam, kafandaki o sisi yok et, dedi Azize Ekaterini kendisine. İşte o zaman, Hıristiyanların Allah’ı ne kadar güçlü ve görünür olduğunu göreceksin. Sizin sahte tanrılarınızı da nasıl utandırdığını da göreceksin. İstersen de, gerçeği sana ispat edebilirim. Her zaman bunu yapmaya hazırım.
Maksiminos, tartışmada başarılı ve bilge bir genç kızla karşı karşıya olduğunu görmüştü. Onun için de, onun teklifini kabul etmekten çekindi. Azize Ekaterini’nin önünde rezil olmaktan korktu. Bunu da, şöyle diyerek, geçiştirdi:
Hükümdarın kadınlarla tartışması uygun düşmez. Ancak, bilge ve hatip insanlarımı çağıracağım ve sen de hatanı anlayacaksın. O tartışmadan sonra çıkarının farkına varacaksın ve yine tanrılarımıza döneceksin.

150 bilge insanla meydanda tartışma

Maksiminos, Azize Ekaterini’yi göz hapsinde tutmaları yönünde emir verdi. Memleketindeki tüm şehirlerde var olan bilge ve hatip insanlara mektuplar gönderdi. Mektubunda, son günlerde meydana çıkmış ve tanrılarla alay eden bir genç kızın ağzını kapatabilmeleri için, en yakın bir zamanda huzuruna çıkmalarını yazıyordu. Tanrıların işlerinin masal olmadığının ispatını istiyordu onlardan. Azize Ekaterini öyle bir iddiada bulunuyordu. Aynı zamanda, yapacakları bu iş için çok güzel para alacaklarını da yazıyordu...
Yüz elli tane seçkin hatip ve bilge insan, kültürlü insan kral sarayında toplanmış oldu. Onların oraya gelişleri, Maksiminos için bir nefes almak demekti. Kendilerine birkaç söz söylemek için, bir araya toplanmalarını istedi:
Çok iyi hazırlanmanızın gerekliliğinin altını çizmek istiyorum. Hangi usül ve hangi epikeremle karşısına çıkacağınızı düşününüz. Karşınızdakinin basit bir kadın olmadığını düşünün. Başarılı bir bilge kişi ile karşı karşıya olduğunuzu biliniz. Tekrar söylüyorum ve hatırlatırım. Dikkatlice hazırlanınız. Eğer siz galip gelirseniz, büyük armağanlar alacaksınız. Ancak, size galip gelecek olursa, o zaman vay hâlinize... Sizi bekleyen utanç ve ölümdür.
O vakit, hatiplerin en meşhuru olan biri, beye şöyle dedi:
Eğer bilgelikte, Eflatun gibi filozoftan üstün olduğunu bile düşünseniz, yine de sizi temin ederim ki, bizi mat edemeyecektir. Onun sahte teorilerini bertaraf edip onun onurunu yerle bir edeceğiz...
Maksiminos, hatibin bu sözlerini işittiği vakit sevincinden uçuyordu. O genç kızın bilgeliğini ve hitabetini yerle bir edecek uygun vaktin geldiğine inanmıştı. Maksiminos, bilge hatiplerine büyük ümitlerle bakıyordu.
Bey, yüz elli bilge ve hatip kişi ile Azize Ekaterini arasında alenen yapılacak olan tartışma için büyük amfiye tüm insanları davet etti. Azize Ekaterini’yi de tutulduğu yerden alınıp oraya getirilmesi için askerlerini gönderdi.
Ancak, Maksiminos’un askerleri oraya varmazdan evvel, Azize Ekaterini’yi Mikâil melek ziyaret etti ve kendisine dedi:
Allah’ın kızı, hiç korkma. Allah senin bildiklerine yeni bilgiler katacak ve toplanmış olan yüz elli hatibe sen galip geleceksin. Sadece bunlar değil, daha bir yığın başka insan da İsa Mesih’e iman edecektir. İmanları için şehitlik tacını giyeceklerdir.
Mısır hükümdarının adamları, Azize Ekaterini’yi amfiye götürdüler. Amfi, çok önceden insanlarla dolup taşmıştı. Onlar, heyecanla, yapılacak olan tartışmayı ve sonuçlarını görmek için sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Azize Ekaterini amfiye girdiği vakit, gülüşmeler, bağrışmalar ve tartışmalar durdu. Azize Ekaterini’nin güzelliği, endamı ve parlaklığı, orada olanları büyüledi.
Azize Ekaterini, kürsünün bulunduğu, yüz elli tane hatip ve bilge kişinin olduğu tarafa doğru ilerledi.
Orada olanlar, Azize Ekaterini’nin onlara doğru cesaretle gittiğini görünce, alaycı bir gülümsemeyle aralarında hafifçe kulaktan kulağa fısıldaşmalar başladı...
İşte o anda, içlerinde en bilge ve en meşhur olan hatip, ilk söze başladı ve Azize Ekaterini’ye dedi:
Tanrılarımıza utanmadan küfür eden kişi sensin ha...
Evet, benim, diye ona cevap verdi Azize Ekaterini. Fakat ben küfür etmedim. Ben sadece gerçeği söyledim.
Benim bilgeliğimi bana Allah’ım verdi, dedi Azize Ekaterini. O Allah ki gerçek Tanrı. Hıristiyanların Allah’ıdır. Minnetimi ona borçluyum. O, bilgeliğin hiç bitmeyen kaynağıdır. O, ışıktır. Onun gölgesi altında, sevgi ve adalet hüküm sürüyor. Ancak, bana söyleyiniz: Sizin tanrılarınız hakkında, ne fikrniz var? Onların hayatları, kin, düşmanlık ve utanç dolu değil midir?
Büyük hata, Ekaterini. Bizim tanrılarımızı büyük şairler methetmişlerdir. Büyük Homeros, Dias için “en büyük tanrı” der. Diğerlerine de “ölümsüzler” demektedir. Orfeas da Apollon için “sağlam”, güçlü diyor. Onu altın olarak görüyor. Güneş gibi kanatlı olarak.
Büyük hatip efendi, unutma ki, Homeros, Dias için sadece bunları söylemedi. Çok defa da onun için yalancı, hileci ve sahtekâr da diyor. Senin sahte tanrılarında korkunç tutku ve kinler görmekteyiz. Sizin tanrılarınız, Posidon ile Athina, yine tanrı olan İra’yı yakalayıp bağlamaları kararı alıyorlar. Ancak, o, bunu öğreniyor, saklanıyor ve kurtuluyor... Tüm bu hikâyeler size neyi anlatıyor? Sizin tanrılarınız kavga ederken, siz ne yapacaksınız? Hangisinin peşinden gideceksiniz. Tüm bunlar, ne kadar yalan ve ne kadar beyhudelik içermektedirler!
Ancak, Hıristiyanların Allah’ı için aynı şeyler söz konusu değildir. Kendisine taptığım İsa Mesih için aynı şey söylenemez. O, gökyüzü ve yeryüzünün hakimidir. Oysa, sizin tanrılarınız, güçsüzlükleri ve ihtirasları karşısında dize geliyorlar.
İsa Mesih’e iman ışıktır, aydınlıktır. Büyük bir güçtür.
Bu gerçek Allah, sevgi ve özür Allah’ıdır. O, âlemlerin yaratıcısıdır. O’nun her şeye gücü yeter. Kaos ve hiçbir şeyden bu âlemi yaratmıştır. Dünyayı, yıldızları ve gezegenleri yaratmıştır. İnsanı yarattı ve ona hayat ile nefes vermiştir. İnsan da Allah’ın emirlerine karşı geldiği vakit, iyi bir baba gibi ona ceza vermektedir. Fakat, yine de insanı, Allah’ın sevgisine lâyık yapmak için özen göstermektedir.
Tek Oğlu olan İsa Mesih’i yer yüzüne göndermektedir. İnsanlara gerçeği anlatmaktadır. İnsanları karanlıktan ve bilinmezlikten çıkarıyor. Kulları kurtarıyor ve yeni bir hayatın rotasını çiziyor. Sonra da günahlarımızı silmek için, şehit çarmıhını omuzlarına almaktadır.
İsa Mesih’in yeniden dirilişi, karanlık ve ölüm korkusundan kalpleri kurtarmaktadır. İnançlılar için ölüm feshedilmiştir. Yenildi. Cehennem öldü ve kedere boğuldu.
İsa Mesih’in taraftarları çoğalıyorlar. Onun ilâhî memleketi büyüyor. O’nun kutsal ismi uğruna canlar ve gençler kurban edilmektedirler.
Fedaileri on bilercedirler. Sizin tanrılarınızın inancı nerede? Sizden hanginiz onlar için hayatını ve kanını vermiştir? Dias için kurban edilmeyi kim kabul ediyor?
Ruhlarımızın hatadan kurtulmaları için. İmansızlıktan kurtulabilmemiz için, İsa Mesih bize kapıyı açık bırakmıştır. Hepimizi yanına davet etmketedir.
Buraya geliniz, demektedir. Günahlardan yorgun düşmüş ve umutsuzluğa kapılmış olanlar, buraya gelin, der. Ben sizi rahatlatacağım!
Seni de yanına davet etmektedir, sayın hatip. Belki de seni, birçok başka insanlardan daha da fazla. Sana bu kadar meziyetler vermiştir. Sen O’nun yanına gidersen O çok da sevinecektir. Seni sevgi ile beklemektedir. Hiçbir zaman geç değildir...
Azize Ekaterini bunları ve daha başka bir yığın şeyler söyledi.
Kalabalık ona hayranlıkla baktı. Azize Ekaterini konuşurken, kalabalık yerine çakılmıştı sanki. Azize Ekaterini’nin sözleri, insanların kalplerinin derinliklerine saplanmışlardı.
Fakat, hatip de dilini yutmuş gibi susup kalmıştı. Aklı aydınlandı. Şimdi, Azize Ekaterini’nin haklı olduğunu savunuyordu.
Hatiplerin acılı sonu

Maksiminos’un meşhur hatibi yenilgiye uğradığı için, Maksiminos öfkesinden tir tir titriyordu. Ancak, daha fazla da, Azize Ekaterini’nin Allah’ına yönelmiş olması onu kızdırmıştı. O vakit, Azize Ekaterini’yi susturmak için diğer hatiplerine emir verdi.
Ancak, onlar bunu kabul etmediler. Hiç kimse cevap vermeyi istemiyordu. Birbiri ardından istifalarını sunarlar. Dediler ki:
Bizden en güzel hatip olan kişi mağlûp oldu. Üstüne de, Azize Ekaterini’nin tarafına da geçti. Bu kadar gerçek olan sözlerinin karşısında biz nasıl karşı duralım?
Azize Ekaterini’nin galibiyetinden dolayı aşırı hiddetlenmiş ve utanmış olan Maksiminos, İskenderiye şehrinin merkezindeki şehir meydanında bir ateş yakmalarını istedi. Bu ateşe de yüz elli hatibi atma emrini verdi.
Azize Ekaterini onlara dedi:
Siz, gerçekten bahtiyar ve iyi talihlisiniz. Karanlıklara veda edip aydınlığa geldiniz. Geçici ve ölümlü kraldan kaçıp şimdi de ebedî olan saadete doğru yürüyorsunuz. Sizi bekleyen ateş, vaftiz ve temizlemedir. Sizi saadete, huzura ve sakinliğe doğru götüren kapıdır...
Onlara cesaret verdikten sonra, alınlarına haç çıkarttı ve onları ateşe yolladı.
Orada, şehir meydanında, adamakıllı yanan ateşin içine, askerler hatipleri attılar. Maksiminos sevincinden ellerini ovuşturuyordu.
Gecenin geç vaktinde, insanlar, yanan cesetlerden geri kalanları toplamağa gittiler. Ancak, ne görsünler ki, hatiplerin bedenleri ölüydü. Fakat, üzerlerinde herhangi bir zarar meydana gelmemişti. Üzerlerindeki kıllardan tek bir kıl bile yanmamıştı.
Hıristiyanlar oradaki bedenleri toplayıp defnettiler. Böylece İsa Mesih’in gücüne de hayran kalmışlardı.
Bu bilge şehit hatiplerin anısı, kilisemiz tarafından 17 Kasımda kutlanmaktadır.

Hükümdarın manevrası

İlk denemesinde Azize Ekaterini’ye mağlûp olduğunu gören Maksiminos taktik değiştirdi. Azize Ekaterini’ye karşı iyi sözler söylemeye başladı.:
Ekaterini, dinle beni. Sana, baban gibi öğüt vermek istiyorum. O inadını bırak ve tanrılarımıza secde et. Onların adına yemin ediyorum ki, krallığımın yarısını sana vereceğim. Benimle beraber saraylarda oturacaksın.
Allah’ın şehidi genç kız, Maksiminos’un o kötü plânlarını anladı ve ona dedi:
Hükümdar, yalancılığın ve kurnazlığın maskesini çıkarınız. Ben sana daha baştan, Hıristiyan olduğumu ve buraya gelip İsa Mesih ile evlenmek istediğimi sana söylemiştim. O benim tek damadım, İsa Mesih’imdir. Hayatımın danışmanı ve benim koruyucumdur. Benim bekâr hayatımda, O, bir üniforma, bir kaledir. Şehit olmayı, kral taçlarını giymekten, büyük şan ve şereften çok daha fazla arzu ediyorum.
Senin değerini bildiğim hâlde, istemeden sana küfür etmeye beni zorlama, dedi hükümdar.
O zaman, hiddet dolu bir durumda, Azize Ekaterini’nin üzerindeki imparator giysisini çıkarıp, onu öküz bağırsağından yapılmış olan kamçıyla acımasızca dövmelerine emir verdi.
İki saat boyunca, barbarca, onu kamçıladılar. Bir zamanlar çok güzel bir bedene sahip olan Azize Ekaterini’nin bedeni şimdi yara bere içindeydi. Her taraftan bol bol kanlar akıyordu. Açık yaralar feci şekilde ağrı yapıyorlardı. Ancak, şehit, boynu dik duruyordu. Onun gözleri yukarı doğru bakıyorlardı. Onun ruhu, İsa Mesih ile birleşmek istiyordu. Ancak, o saat daha gelmemişti. Maksiminos, öğleden sonra Azize Ekaterini’nin hapse atılmasını istedi. On iki gün boyunca da kendisine yemek verilmesin diye emir verdi. O zamana kadar Azize Ekaterini’yi nasıl öldüreceğine karar verecekti.
O pis hükümdarın karısı iyi bir karaktere sahipti. O, bir kadın ve içinde acıma duygularıyla dolu bir insandı. Azize Ekaterini’nin çektiklerini haber alınca çok üzüldü. Yüreğinde de, bu genç kıza karşı bir sevgi ve sempati canlandı. Kelimenin tam anlamıyla ona hayran kalmış ve Azize Ekaterini’yi görmek istiyordu.
Hükümdar, karısının bu arzusunu gördüğünde, karısına dedi:
Ben, arzumu yerine getireceğim.

Avgusta, Azize Ekaterini’yi ziyaret eder

Maksiminos, bir gece, bir yolculuk sebebiyle orada yoktu. Hükümdar, yanına iki yüz asker aldı. Yanında Avgusta da olduğu bir hâlde, hapishaneye varmış oldu. Orada gardiyanı ödedi ve o da hapishanenin kapısını açtı. O zaman imparatoriçe, heyecan ve duyguyla ilerledi.
Loş bir yerden, bir rutubet ve şiddetli bir soğuk çıkıverdi. Hapishane çok kötüydü. Ancak, ileride çok aydın bir yüz gördü. O, Azize Ekaterini idi. Onun yüzü, ilâhî bir parıldayıştan dolayı parlıyordu. Avgusta onun güzelliğine hayran kaldı. Böyle bir genç ve güzel kızı görünce şaşırıp kaldı. Onun ayaklarına kapandı ve ona dedi:
Ben şimdi mesrurum, çünkü senin o güzel ve kraliçelere has yüzünü gördüm. Bu yüzü görmeyi çok arzuluyordum. Senin gözlerinde güneşin doğuşunu gördüm. Kalbim mesrur oldu. Sen bahtiyarsın, çünkü sen böyle bir Allah’tan bu meziyetleri elde ettin. Azize Ekaterini de ona dedi:
Sen de kraliçe Avgusta, sen de bahtiyarsın. Aziz meleklerin senin başına parlak çelenk koyduğunu görüyorum. Gerçekten de, bu çelengi üç gün içerisinde giyeceksin. Ancak, ondan önce, bir çile çekeceksin. Çile çekeceksin, kısa bir sürede şehit olacaksın, fakat, daha sonra da gökyüzü Kralına gideceksin. Orada ebedî olarak saadet içerisinde yaşayacaksın.
Avgusta korkmuş bir hâlde cevap verdi:
Çilelerden ve kocam Maksiminos’tan korkuyorum. Çünkü o, çok sert ve kaba biridir.
Ancak, Azize Ekaterini ona cesaret verir ve ona der:
Cesaretli ol, çünkü senin kalbinde İsa Mesih olacak. O, sana cesaret ve güç verecektir.
Azize Ekaterini böylece Avgusta’ya cesaret veriyorken, Porfirion ona sordu:
Söyle bana Ekaterini, senin Allah’ın inananlarına ebedî hayatı ve kurtuluşu verdiği gerçek midir?
Porfirion, Allah’ın bize hazırlayıp sunduğu nimetleri insanın dili sayamaz.
Ekaterini, sana soruyorum, bilinmeyen bir güç beni senin dinin yanına götürmektedir. Hıristiyanların kahramanlığını günlerdir düşünmekteyim. Bu düşüncelerimin yanında, benim tereddütlerimi bertaraf eden senin örneğin aklıma gelmektedir... Artık bunu senden gizlemiyorum. Ben de İsa Mesih’in taraftarlarından bir tanesiyim. Şimdi oldum...
Gecenin karanlığında, hapishane koridorlarında toplanmış olan Porfirion’un askerleri, hiç şaşmadan, subaylarının sesini işitirler. Onların kalplerinde de aynı düşünce mevcut. Sevgi vadeden birine inanmak, memleketi kana bulayan bir hükümdara hizmet etmek değil...
Azize Ekaterini, böylece, hapsedilmiş ve tamamen tecrit edilmiş olarak takriben on iki gün kaldı. Maksiminos’un emri gereği, hapishanede kaldığı bu müddet zarfında, kendisine yemek verilmesi şiddetle yasaklanmıştı. Bu yolla Ekaterini’yi dize getirmek veya onu yok etmeyi düşünüyordu.
Ancak, âdil olanlarla olmayanlara da yağmurlar yağdıran Allah, kulunu korumasız bırakamazdı. O günler içerisinde, her gün ona bir güvercin yemek götürüyordu.
Sadece bu değil, Azize Ekaterini, ilâhî bir sesin ona cesaret verip şöyle dediğini işitmişti:
Korkma, benim sevgili kızım. Ben seninle beraber olacağım. Senin sabrınla birçok kişiyi benim yoluma döndüreceksin. Benim adım namına çok kişi de can verecektir. Sen de, birçok gökyüzü şeref tacına nail olacaksın.
Yine Maksiminos önünde

Ertesi gün Maksiminos, Azize Ekaterini’yi önüne getirmeleri emrini verdi. Azize Ekaterini’nin elleri kolları bağlı bir vaziyette, sarayın içerisinde gurur ve sabırla ilerliyordu. Güzelliği anlatılamaz derecedeydi. Endamı insanı büyülüyordu. Boyu bosu, ona bakanı ilâhî sükûnet dolduruyordu.
Maksiminos, Azize Ekaterini’yi parlak ve canlı gördü. Açlıktan zayıflamamıştı bile. Hapishaneden dolayı ne de çirkinleşmişti. Birileri ona gizlice yemek verdiğine inandığı için adamakıllı hiddetlenmişti. Gardiyanlara da işkence yapmaya hazırdı. O vakit Azize Ekaterini ona der:
Sinirlenip hiddetlenmen beyhude. Boş yere şüpheleniyorsun. Senin insanlarından hiçbiri bana yemek vermiş değildir. Benim için İsa Mesih çaba gösterdi.
Maksiminos o vakit kendini kontrol altında tutmak istedi. Azize Ekaterini’yi kazanmak için son bir çaba gösterdi. Kendisine güzel sözlerle konuştu. Ona sinsice yaklaşmak için konuşmaya başladı:
Güzeller güzeli kız, sen ki, güzellikte tanrıça Afrodit’i de geçiyorsun, krallığım sana aittir... Gel, tanrılara kurban kes ve seni kraliçe yapacağım. Yanımda mutlu günler geçireceksin. Feci işkencelere düşmen haksızlıktır, yazıktır.
Hayır, hükümdar, ben hayatımın beyini artık seçmiş bulunuyorum. Güzelliğe gelince, o beni ilgilendirmiyor. Çok iyi biliyorum ki, o geçer ve söner. O, çiçek gibidir...
Maksiminos’un kararsızlığı ve hiddeti içerisinde, bir de Azize Ekaterini’nin onu kırıcı sözleri arasında, Hursasaden adında, kurnaz, sinirli ve hilekâr bir kaymakam odaya giriverdi. Maksiminos’a sevgisini göstermesi ve onun gözüne girebilmesi için, kendisine dedi:
Hükümdarım, kızı ya mat etmenin veya onu feci işkencelerle öldürmenin yolunu buldum. Bir çatala dört tane odundan yapılmış tekerlek yapma emrini veriniz. O tekerleklerin etrafına jilet ve iğneler koysunlar. İki tekerlek sağa döner, iki tekerlek de sola döner. Bu tekerleklerin arasına Ekaterini’yi koyunuz ve tekerlekleri döndürünüz. Önce ona bu makineyi gösteriniz, korkmadığını görürseniz, o vakit onu makineye koyunuz. Bu tekerlekler döndüğünde, onun bedeni paralanacak ve ölümü de çok feci ve korkunç olacaktır.
Kaymakamın bu şeytanî plânı, Maksiminos’un hoşuna gitti. Onun için de, bu makineyi derhal yapma emrini verdi.
O feci makineyi bitirebilmeleri için, ustalar tam üç gün çalıştılar.
Onu bitirip yerine koydukları zaman da, hükümdar, Azize Ekaterini’yi korkutmak için, makineyi kendisine gösterdi. Sonra da ona dedi:
Bu makineyi görüyor musun? Tekerleklerle beraber, jiletlerin ve iğnelerin nasıl döndüğünü görüyor musun? Dikkat et! Eğer putlara secde etmezsen, ölüm seni açık ağızla beklemektedir.
Ancak, Azize Ekaterini’nin imanı sarsılmıyor. Kararı değişmiyor. O zaman da Maksiminos hiddetli bir durumda bağırıyor:
Atın onu tekerleklere ve onları hızla döndürünüz. O, hemen şu anda ölmelidir. Şimdi derhal...
Azize Ekaterini’yi tekerleklere attılar. Herkes de, bedeninin parçalandığını ve kanının da bol bol akmasını görmeyi bekliyorlardı. Fakat, bunun yerine, tekerleklerden kurtulduğunu ve mucizevî bir şekilde çözüldüğünü gördüler. Tekerlekler ise havaya uçtular ve oraya yakın olan cellatları öldürdüler. Azize Ekaterini’nin bedeninin hiçbir yerinde jilet izi yoktu. Bedeninden tek damla kan bile çıkmıyordu. Etrafta bulunanlar, bu mucizevî olayı gördükleri vakit şaşırıp kaldılar. Birçok kişi de diyordu:
“Hıristiyanların Allah’ı ne büyüktür”.
Avgusta’nın azabı

Avgusta, kocası Maksiminos’un Azize Ekaterini’ye yaptıklarını öğrenince odasından çıktı ve ona müthiş hır çıkardı.
Gerçek Allah’a karşı koymaya kalkmak ve onun kuluna boş yere işkence vermek. Geri zekâlı ve aptal mısın?
Maksiminos, karısı Avgusta’nın ağzından bu sözleri işitir işitmez, şaşırıp kaldı. Anlamıştı ki, bu kadar düşmanı olduğu İsa Mesih, artık onun da ailesine girmişti. O zaman, kontrol edilemez bir canavar kesilmiş oldu. Kısa bir süre için Ekaterini’yi bıraktı ve tüm kinini karısının üzerine yoğunlaştırdı. Vahşice, göğüslerini kesme emrini verdi. Soğuk ve barbar ruhunda hiçbir acıma hissetmiyordu. Karısının kanı da bol bol toprağı suluyordu.
Sonunda, Avgusta’nın başı kesildi. Ruhu, şahadetiyle beraber, bembeyaz bir şekilde gökyüzüne yükseldi.
Kilisemiz onun anısını 23 Kasımda kutluyor. Fakat, general Porfirion gece vakti askerleriyle gizlice gitti ve onun kutsal naaşını defnetti.
O kötü hükümdar Maksiminos, karısının defni için de son derece hiddetlendi. Sorumluları ısrarla bulmak istiyordu. Bunu da yapamadığı için, cezalandırmak için rastgele bazılarını yakaladı.
O vakit, Avgusta’yı defneden Porfirion askerleriyle beraber göründü ve dedi:
Biz de Hıristiyan’ız. İsa Mesih’e inanıyoruz. O’nun kullarıyız. İsa Mesih’in kulları.
Maksiminos aşırı derecede hiddetlenir. Ümitsizce, elleriyle başına vurmaktadır.
Gittim, bittim! Der. En güzel generalimi kaybettim...
Maksiminos bu yeni darbeden de etkilenerek artık konuşamıyor bile. Açıklamalar istemiyor. Porfirion ve askerlerine bakarak, ümitsiz bir canavar gibi, onlara emir verir:
Onların başlarını kesiniz.
Emir derhal yerine getirilir. Böylece, onlar da seçkin imanlıların listesine girerler. Şehitlere katılırlar.
Onların anısı 24 Kasımda kutlanmaktadır.
Ekaterini’nin aziz sonu

Ertesi gün, nöbetçiler Ekaterini’yi Maksiminos’un huzuruna götürdüler.
Maksiminos, Azize Ekaterini’yi kandırmak için son bir çaba gösterir. Maksiminos, Azize Ekaterini’yle evlenme vaadinde de bulunur. Ondan istediği şey, tanrılarına kurban sunmasıydı. Ona şanlı şerefli günler teklif eder. Israrla ona yalvarır.
Sonra da, plânının tutmadığını görünce, ona küfür eder, tehditler savurur ve onu işkencelerle korkutmağa kalkar.
Ancak, tüm bunlara rağmen, oyunu kaybeder. Ümitsizlenmiş bir hâlde, Azize Ekaterini’nin başını şehir meydanında kesme emrini verdi.
Şehidin başının kesileceği gün gelip çattığında, aşırı bir kalabalık Azize Ekaterini’nin yolunun sonunu görmeğe gelmişti.
Hıristiyanlar ağlıyorlardı. Putperestler de, narin bir çiçek gibi, gençliğinin baharında hayata veda etmesinin yazık olduğunu söylüyorlardı. Onun için de Maksiminos’a itaat etmesi gerektiğini söylüyorlardı.
Azize Ekaterini ise hiç bozulmadan şöyle cevap veriyordu:
Bana acımayın! Ben, ebedî baharın yoluna doğru yürüyorum. Beni gökyüzünün güzellikleriyle Cennet’in huzuru beklemektedir.
Şehir meydanına, cellât da kılıcıyla beklediği yere vardığında, gözlerini yine gökyüzüne çevirdi ve İsa Mesih’e şükranda bulundu. Duasında da, şehit edilişinden sonra bedeninin görünmez olmasını ve tümüyle bir arada kalması için yalvardı. Kim de, zor anında ondan yardım dilerse, ona yardım edebilmesi için de duada bulundu.
Sonra da cellada bir işaret yapıp emri yerine getirmesini istedi.
O vakit, parlak bir kılıç yükseldi, kuvvetle indi ve Azize Ekaterini’nin o mübarek başını bedeninden ayırdı. Tarih, 25 Kasım 307 gösteriyordu.
Azizlerin yaşam öyküleri yazarlarının ifadelerine göre, başının kesilmesi anında iki mucize meydana gelmişti. Birincisi, başının kesilmesi sırasında, kan yerine süt aktı, ikincisi de, bedeni, orada bulunup sonunu izleyen insanların gözlerinden bedeni kayboluvermişti. Melekler o bedeni Sina dağının tepesine götürdüler. O tepe de, o günden beri, “Azize Ekaterini Tepesi” adını aldı. Orada, bugüne kadar taş yapımı kiliseciği hâlâ durmaktadır.
Sekizinci yüzyılda, onun kutsal naaşını, bu kilisecikten alıp Sina dağındaki, İera Moni Agias Ekaterinis’e naklettiler. Bu manastırı İustinianos inşa etmişti. Orada, hâlâ Azize Ekaterini’nin naaşı korunmaktadır. Mezarı başında som altından dokuz kandil yanmaktadır. Sina dağındaki meşhur kutsal manastır Hayatımızda Azize Ekaterini

Azize Ekaterini’nin yüksek eğitimi, onun soylu aileden oluşu, temiz hayatı ve feci sonu, onu Hıristiyanların gözünde çok yükseklere çıkardı.
Genç kızlar için, temiz hayat ve bilge güzellik timsalidir. Aptal güzel timsali değildir.
Tahsilliler için de Azize Ekaterini, gerçek bilginin aynasıdır. O ilmin ki, kılavuzu İsa Mesih olan ilmin. Gerçek eğitim, kuru ilim değil. Paris ve Alman felsefe fakülteleri onu koruyucu azize olarak tanırlar. Düğünle de adını bağlantılı hâle getirmişlerdir.
Milos adsında, Azize Ekaterini’nin yortusu günü sabahı, hayatlarında tek bir evlilik yapmış olan üç komşusundan, kızlar, üç avuç un, üç avuç tuz alıp tuzlu ekmek yoğururlar. Sonra da uyumadan evvel bir kısmını yerler. Azize Ekaterini’den de kendisine kim su verecek diye göstermesini isterler. Suyu veren kişi de, belki, bekledikleri damat olur diye düşünüyorlar.
Genç kızlar, Azize Ekaterini’yi onların azize koruyucusu olarak kabul ederler. Atina’nın Plaka semtindeki kilisesini, evlenebilmeleri için gelinliklerle ve armağanlarla süslerler.
Kefalonya adası ve daha birçok yerlerde, can çekiştiklerinde onun adını anarlar.
Peloponisos’ta (Mora) büyük kuraklık zamanlarında, çiftçiler yağmurlar yağdırdığına inanırlar. Derler ki, yağmuru Aralık ayından “ödünç alır”.
Atasözü de der:
“Azize Ekaterini suyu ödünç alıyor”. Egina’daki Azize Ekaterini manastırı

Egina’da, Aziz Nektarios manastırı yanında bir de Azize Ekaterini manastırı vardır. Orada Azize Ekaterini’nin küçük bir kiliseciği vardı ve mucizevî bir şekilde ikonası bulundu. Ne yazık ki, bu kiliseciğin sahibi çok küfür eden biriydi. 1908 yılında onu iki rahibe satın aldı. O vakit Aziz Nektarios çok sevindi. Çok küfür eden bu zattan kurtulduğu için Allah’a şükretti ve dedi:
Orada bizimkinden daha güzel bir manastır olacaktır.
Ve gerçekten de, bugüne kadar, Aziz Nektarios manastırından daha iyidir.
Oradaki tarla satın alındığında, su yoktu. Otuz metre derinliğe indiler ama su bulamadılar. O vakit Aynaroz keşişlerinden bir tanesi rahibelerle birlikte Azize Ekaterini’ye dua etti. Devamında, boş kuyunun içine ikonayı indirdi ve masum imanıyla dedi:
Eğer Azize Ekaterini’m bize sucağız çıkarmazsan, biz de seni buradan çıkarmayacağız!!
Gece vakti, rahibeler ibadet yaptıkları bir anda, acayip bir ses ve gürültü işitildi. Küçük manastırcık ise temelinden sarsıldı.
Azize Ekaterini bize kızdı ve bizi yerle bir edecektir. Çünkü biz onu toprakların içinde bıraktık.
Sabah olduğunda, keşiş, ikonayı almaya indi. Ancak, kuru kuyunun yanlarında bir istavrozun çizilmiş olduğunu gördü. Bir de baktı ki, o istavrozun alt tarafında ıslaklık vardı.
İkonayı kaldırır ve müjdeli haberi vermek için rahibeleri çağırır. Kuyu su çıkarmıştı...
O zamandan beri, 1924 yılından bu yana, manastırın ihtiyacı olan suyu karşılamaktadır.
Azize Ekaterini’nin yapmış olduğu birçok kerametleri bu manastırda meydana gelmiş ve bunlar özel bir kitapta yazılmış bir durumdadırlar.
Sadece bunda mı? Dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan manastır ve kiliselerinde, Azize Ekaterini’nin yapmış olduğu mucizeleri sayılamayacak kadar çoktur.